Irak depremi Erzurum’a çok mu ırak?

14 Kasım 2017
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz

Irak ve İran’da etkili olan 7,2 büyüklüğündeki depremde vefat edenlere Allah’tan rahmet, yaralılara şifa ve yakınlarına sabır diliyorum. Bu vesileyle, Erzurum’daki imar faaliyetleriyle ilgili bir iki hususa, bir kere daha,  dikkat çekmek istiyorum. Allah korusun, bu 7,2’lik deprem mesela Erzurum’da olsaydı halimiz nice olurdu? Malûm, Erzurum deprem hatları üzerinde yer alan bir şehir. Fayların etki alanındaki yerlerde muhtemel depremlerde can ve mal kaybını en aza indirmenin bir yolu yüksek bina yapmamak. Yetkililer, eğer Irak’ta, bir-iki katlı değil de, yüksek binalar olsaydı şimdi binlerce ölümden söz ediyor olacaktık uyarısını yapıyor.

Hemen şunu söyleyelim: Erzurum, bir deprem kenti, bu şehirde yüksek bina yapmak, riski çoğaltmaktır. Atatürk Üniversitesi Deprem Araştırma Merkezi’nin, yüksek bina yapılacak yegâne yer olarak tespit ettiği, Top Dağı hariç, Erzurum’un diğer yerleşim bölgelerinde yüksek bina yapılmaması gerekir. Ama aksi gerçekleşiyor, kentin dört bir yanı yüksek binalarla kuşatılıyor. Bundan yıllar önce, yine AÜ Deprem Araştırma Merkezi Müdürünün yaptığı bir uyarıyı hatırlıyorum: ‘Altı ve üzeri büyüklükteki bir deprem Yenişehir, Yıldızkent, Dadaşkent bölgelerinde ciddi yıkımlara sebep olacaktır.’

Ne var ki, kim takar bilim adamlarının uyarısını. Sen cambaza ve ranta bak!

Deprem tehdidini geçelim!.. Anadolu’da Türk İslam medeniyetinin Erzurum’daki bir başyapıtı olan Çifte Minareli Medrese’nin arkasına yüksek binalar dikilmeye başlanmıştır. Kale, Ulu Cami, Üç Kümbetler ve Rabia Hatun türbelerini, muhteşem Palandöken’le buluşturan tabii görüntü, yüksek binaların gölgesinde yok olmaya başlamıştır. Arsa haline getirilen Mahallebaşı-Hacı Cuma arasındaki arazide de, aynı yüksek binalara izin verilirse, bu kez, şehrin doğusunu kuşatan tarihi Top Dağı, Mecidiye ve Aziziye tabyaları da artık şehirden görülemeyecektir.

Bu, bir imar cinayetidir, bu derece ağırdır. Doğrudan Türk İslam kültür ve medeniyetine karşı yapılmış bir saldırıdır. Nitekim Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul örneğinden yola çıkıp, kültür mirasımızı baskılayan bu yeni yapılaşmayı ‘tarih ve kültür cellatlığı’ olarak tanımlamış ve belediyelere şu çağrıyı yapmıştır: Dikey büyümeye izin vermeyin!

Cumhurbaşkanımızın bu çağrısına Erzurum belediyeleri kulak verecek mi? Göreceğiz! Vermezlerse biz yazıyla fotoğraflarla yapılanı Sayın Cumhurbaşkanına ulaştıracağız! Bu, bizim şehrimize sahip çıkmak konusundaki vatandaşlık görevimizdir.

Gavurboğan caddesi –tabi, böyle bir cadde yok, ama olması gerekir, tarihi inkâr etmek, can pahasına kazanılmış mahalle isimlerini ortadan kaldırmak da bir başka ihanettir- üzerindeki, birbirine girmiş dikey konutların önlenemez yükselişi devam ediyor. Öyle bir mimari ki, evlere şenlik: Yolun bir yanı on kat, karşı tarafı yirmi kat, onun sağı, sola beş altı kat binalarla dolu! Şehrin Palandöken dağıyla görsel ilişkisini kesen bu bina duvarlarına izin vermek, Türk tipi mühendislik harikalarından bir örnek aynı zamanda. Mühendislerimiz eserleriyle övünebilirler! Bu yapı stoku tarihi dokunun bulunduğu sit alanını bir çember gibi kuşatmaya devam ediyor.

Bu gidiş doğru değildir. Erzurum’da uzun bir süredir devam eden kentsel dönüşüm çalışmaları şehrin eski mahallerini tek tek ortadan kaldırdı. Eski Erzurum diyebileceğimiz, -sit alanlarını ve tescilli binaları da içeren- tarihi mahalleler, yükseklikleri tek kat, iki kat yahut şeklinde üç dört katla sınırlanmış evlere sahipti. Şimdi onların yerine, on-yirmi kat arası yüksek binalar yapılıyor.

Şehri, rantın bir nesnesi haline getirmek ve bunu bir de dinin, milliyetçiliğin, vatanperverliğin arkasına sığınarak yapmak, utanç verici bir aymazlıktır. Kentte neyin nasıl olması gerektiğine şehir plancıları (müellifler), belediye meclisleri ve başkanları öncelikle karar veriyor. Onlar da, ranttan hareket etmezler, edemezler, aksi takdirde bu kılıfına uydurup yağmacılık yapmak olacaktır. Şu Avrupa şehirlerine hiç olmazsa internetten bakıp tarihi nasıl koruyorlar, kimliğe nasıl sahip çıkıyor ve saygı gösteriyorlar görüp inceleyip utanmak icap eder.

Anadolu’nun her yanında apartman denilen beton yığınları öne çıkartılıyor ve bu binalar her yanı kuşatıyor. Üç kuruş daha kazanayım diye Beytullah’a altı yüz metreden bakan otel yapan İslam dünyası, şehir kurmaktan, hele kendi medeniyet tasavvuruna göre bir şehir inşa etmekten hâlâ çok uzaktır.

İşte, soruna bir bütün olarak bakmazsak, trafiğe de çare bulamayız. Şimdi düşünün Gavurboğan’dan aşağı dar bir cadde iniyor. İki şerit; biri gidiş biri geliş. Fakat siz o yolun sağını solunu gökdelenlerle dolduruyorsunuz. Yüzlerce binlerce aile o binalarda oturacak. E, yol sabit? Peki, o civarda yığılacak araç trafiğini o yol nasıl kaldıracak? Şehir kuramıyoruz derken, tüm bunları kastediyorum. Yüksek binalara izin verenler, eş zamanlı olarak, bulvarlar açsa, belki trafik sorunu bu denli ağır bir soruna dönüşmeyecek. Ama var mı böyle bir planlama?

Dünyanın her yerinde insanlar önce kişisel menfaatlerini gözetir; bu, insanın tabiatında var. İşte, devletin, belediyelerin ve diğer kurumsal yapıların varlık sebebi insanların menfaat duygusunu aklî ve ahlakî bir sınıra çekip orada tutmaktır. Vatandaş, arsasının üzerine üç değil, on üç daire ister! Müteahhit de bu yükün altından kalkmak için binanın yüksekliğini artırmanın çaresini arar ve belediyenin yolunu tutar. Buna mani olacak ilgili kuruluşların kararlılığıdır.

Tüm ülkede kentsel dönüşüm adı altında mahalleler ortadan kaldırılıyor, belediyelere mani olunabiliyor mu? Hayır! İşte, irtifayı da, binalar arasındaki mesafeyi de, belediyeler adam gibi tespit edip müelliflerin koyduğu irtifalara rıza gösterseler, belediye meclisleri, imar tadilatı adı altında, müelliflerin koyduğu kırmızıçizgileri yok etmeseler, daha iyi şehirlere sahip olabiliriz. Yoksa şehirlerimizi ranta kurban etmekten kurtaramayacak ve bu kültürel kıyımı seyretmeye devam edeceğiz demektir.

 

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN