Öz vatanda mülteci olmak

14 Kasım 2017
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz

Filistin… Ortadoğu’nun anahtarı. Müslüman coğrafyada yaşanan her bir elim hadise, onun bir yansıması sanki. Filistin’i anlamadan, Filistin’i çözmeden, dünya barışını sağlamak mümkün değil.

Uzun zamandır gitmek istediğimiz, iki kez girişimde bulunduğumuz yerdi Filistin. Ancak her niyetlendiğimizde hatta işlemleri başlattığımızda İsrail’den kaynaklanan sorunlar nedeni ile bir türlü nasip olmadı o kutsal topraklara gitmek, işkâl altındaki kardeşlerimiz ile kucaklaşıp dertlerine ortak olmak…

Eşim Sevda Güneş İncesu ile geçtiğimiz aylarda AK Parti Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu ile yaptığımız bir sohbet esnasında İstanbul’dan bir gazeteci gurubunun Kudüs’e gideceğini öğrendik. İşte tam aradığımız fırsat diyerek guruba bizde dâhil olduk. Ertesi gün organizasyonu yapan firmanın araması ile heyecanımız tavan yaptı. Hemen gerekli evrakları toparlayarak seyahat ücretini havale ettik. İş ciddiye binmişti, artık yıllardır arzuladığımız, Peygamberimizin birçok hadisinde geçen ve ümmetine gidilmesi için tavsiyelerde bulunduğu mübarek makamlara gidecektik. Vize işlemlerini tamamladıktan sonra gidiş tarihini heyecanla beklemeye başladık.  Bu arada ilk yaptığımız şey Talha Uğurluel’in ‘Arzın Kapısı Kudüs Mescid-i Aksa’ kitabını alarak her satırını beynimize kazımak oldu.

Meslek hayatımız boyunca birçok ülkeyi ziyaret etme imkânımız olmuştu, yalnız ilk defa bu kadar heyecanlıydık. Peygamberimizin  (sav) hadislerine mazhar olan ilk kıblemizi görecek, ümmetine tavsiye ettiği kutsal mekânlara giderek emrini yerine getirecektik. Olayın dini boyutunun yanı sıra ecdadımızın asırlar boyunca hizmet ettiği, iz bıraktığı, hüküm sürdüğü bölgelere ayak basıp, işgal altında zulüm gören kardeşlerimiz ile de kucaklaşacaktık.

Sezai Karakoç’un şiirinde bahsettiği gibi, ‘Gökte yapılıp yere indirilen şehir. Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri’ne gidecektik.

Neden 2 Kasım?

Dini, tarihi ve insani boyutlu seyahatimizin bir başka boyutu da var ki oda İsrail zulmüne başkaldırış, bir nevi işgali tanımama girişimi…  Seyahatimizin başlangıç tarihi Yahudiler için çok önemli. Zira 2 Kasım 1917, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un Siyonist hareketin önemli isimlerinden Baron Walter Rothschild’e yazdığı, ‘Balfour Deklarasyonu’ olarak bilinen mektup ile Filistin topraklarına Yahudi akımının başladığı tarih. Sadece 67 kelimelik bir mektupla dünyanın kalbine açılan derin bir yara…

Filistin topraklarında Yahudilere devlet vadederek asırlık zulmün kapılarını açan ve Ortadoğu’da tarihin akışını değiştiren ‘Balfour Deklarasyonu’ 2 Kasım’da 100. yılına girdi. Bizde bu tarihte Filistin’e giderek din kardeşlerimizin yanında olduğumuzu göstermek istedik.

Televizyonlarda ki haberleri izleyip, ‘Başınızı belaya sokarsınız’ diyerek endişe duyan dostlarımızın yanında gideceğimizin haberini alınca Filistinli kardeşlerimize ulaştırmak için para gönderen akrabalarımızın olması da bizlere güç verdi. Bölgeye daha önce giden gazeteci arkadaşlardan ‘özellikle çocuklar için bir şeyler götürün’ önerisini dikkate aldık…

Öyle ya Yahudi işgali Filistin’in damarlarına kadar sirayet etmişti.  Hemen her bölgede işgalin izlerini görmek mümkündü. Tabi bunda en fazla etkilenen çocuklar ve çaresiz anneleri idi. İlerleyen satırlarda bu minik bedenlerin nasıl etkilendiğini, çaresizlikten nasıl bu dünyadan göçük gittiğini gözleriniz dolarak okuyacaksınız…

Güvenlik Türkiye’den başlıyor

Öteden beri gideceğimiz yeri iyice araştırmak, bağlantılar ile irtibata geçmek mesleki bir alışkanlıktı bizde. Yine aynısını yaptık ve Tel Aviv’e gitmek üzere yola çıktık. Ancak daha İsrail uçağına binmeden ülkemizde sıkı güvenlik önlemlerine şahit olduk. Uçağa biniş kapısı önünde tüm kontroller yapılmış olmasına rağmen ayakkabılarımız çıkartılarak, yanımızda ki el çantaları tek tek arandı ve özel cihazlar ile patlayıcı madde bulunup bulunmadığı kontrol edildi. Şaşkınlık ile kontrolden geçerek uçağa bindik. Yaklaşık 1 saat 40 dakikalık yolculuğun ardında  ‘Ben Gurion’ Havalimanına iniş yaptık.

Havalimanına İsrail devletinin kurucusu ve ilk başbakanı olan Ben Gurion’un ismi verilmiş. 1886 yılında Polonya’da dünyaya gelen Ben Gurion, Osmanlı döneminden itibaren Siyonist teşkilatlarda görev almış, Mossad’ın kurucularından ve elinde on binlerce Müslümanın kanı bulunan biz zalim… (Ateşi bol olsun)

Sıkı güvenlik kontrollerinin ardından ülkeye giriş yapıyoruz. Her tarafta tepeden tırnağa ağır silahlarla donatılmış asker ve polis var. İsrailliler güvenliklerine çok önem veriyor, her an ölüm korkusu ile yaşıyorlar. Her an bir saldırı olacak endişesi psikolojilerini bozmuş…

Eski bir Osmanlı şehri olan Yafa’ya doğru hareket ediyoruz. Burada havalimanının tam aksine etrafta hiç polis, asker yok, rehberimize soruyorum. “Burası güveni bölge, dünyanın en güvenli illeri arasında imajı vermek için bu uygulamayı yapıyorlar” diyor.

Osmanlının izleri her yerde

Dünyanın ilk liman şehirlerinden Yafa, muhteşem denizi, Akdeniz iklimi ve Osmanlı eserleri ile bizlere hiçte yabancı değil. Cadde üzerinde ki kafelerde İbrahim Tatlıses’in şarkıları çalıyor.

Tarih boyunca, Haçlılar, Selahaddin Eyyubi, Roma, Memlük ve Osmanlılar tarafından yönetilmiş. Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman kültürünün izlerini taşıyan şehrin mimarisinde Ortadoğu ve Avrupa esintileri var.

Yafa’nın en görkemli tarihi eserlerinden birisi 2. Mahmut döneminde yaptırılan Mahmudiye Camii. Restorasyonu yapılan camide öğlen namazı kılıyoruz. Girişte gelen konuklar için hurma ikramı yapıyorlar. Kendimizi evimizde gibi hissediyoruz, hissettiriyorlar…

Mahmudiye Camii, Ulu Camii adıyla da biliniyor. 1812 yılında külliye olarak inşa edilen camii, mimari yapısı ve bahçesindeki rengârenk çiçeklerle insana büyük huzur veriyor. Bahçe içinde Türk Bayrakları ile donatılmış bir köşe göze çarpıyor.

Caminin hemen arkasında Yafa’nın ünlü plajı var. Hazreti Yunus (as) Peygamberin yunus balığı tarafında kurtarılıp bu sahile bırakıldığına inanılıyor. İnsanlar aileleri ile sahilde denize giriyor. Müslüman misafirler ise kış ayında güneşin tadını çıkarıyor. Sahilde bikinili insanlar, hemen üzerindeki yürüyüş parkurunda ise çarşaflı bayanlar… Sahilin sonunda Avrupa şehirlerini anımsatan gökdelenler sıra sıra dizilmiş. İlerde Osmanlı döneminden kalma bir cami ile hemen yanındaki kilise, İslam’ın ne kadar hoşgörülü bir din olduğunun ispatı gibi adeta.

Şehrin en önemli meydanlarından birinin göbeğine Osmanlı adeta mührünü vurmuş. Abdülhamid Han saltanatının 25. sene-i devriyesinde, memalik-i Osmaniye’nin dört bir tarafına, saat kuleleri yaptırmış. 100’den fazla kule İsviçre saatleriyle birlikte çeşitli kentlere hediye edilmiş. O saat kulelerinden 7 tanesi Filistin’de birisi de Yafa’nın tam göbeğinde.  Saat Meydanı olarak bilinen bölgenin hemen yanında son Osmanlı Valilik Binası yer alıyor. Saat kılesinin yanında oturup soluklanıyoruz, bu arada caddeden geçen turist kafilelerini, İsrailli vatandaşları izliyoruz.

Otobüsümüzü beklerken Sevda bir bardak nar suyu içmek istiyor. Bölgede portakal ve nar üretimi fazla ancak bir bardak nar suyu 5 dolar. İsrail çok pahalı bir ülke…

Kudüs’e yolculuk

Yafa’dan sonra yaklaşık bir saat sürecek olan Kudüs yolculuğumuz başlıyor. Aracımız ilerlerken etrafı gözlemliyoruz. Oldukça lüks binalar göze çarpıyor. Kudüs’e yaklaştıkça güvenlik barikatları ve kontrol noktaları artıyor. İşgalin acısını hissetmeye başlıyoruz.

Tarih boyunca kan ve gözyaşının eksik olmadığı Kudüs, üç semavi din için de kutsal bir kent. Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğu bu şehirde yaşamış, hayatlarının bir bölümünü bu topraklarda geçirmiş. Her taraf tarih, her taraf kutsal… İşte bu kutsal şehre yıllardır kan ve gözyaşı hâkim.

İlk durağımız büyük sahabe

Selman-ı Farisi Hazretleri, eshab-ı kiramın büyüklerinden, İran asıllı sahabe. Peygamberimizin (sav) gözbebeklerinden. İslam’a büyük hizmetleri olmuş, hendek savaşının kahramanlarından. İlk durağımız  olan Selman-ı Farisi Hazretlerinin makamına ilerlerken Filistinli çocuklar ile karşılaşıyoruz. Resim çekmek için hazırlandığımda hemen zafer işareti yapıyorlar. Küçük mücahitler…

Selman-ı Farisi Hazretlerinin makamında ikindi namazını kılıyoruz. Mescidinin hemen yanında şehit mezarları var. Uzakta Osmanlı’nın askeri karargâh olarak kullandığı daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hastane olarak kullanılan ihtişamlı yapı göze çarpıyor.  Namazdan sonra mırraya benze kahve ve hurma ikram ediyorlar. Türk kafilesi olduğumuz için bizlere daha candan davranıyorlar.

Selman-ı Farisi caddesinden yaya olarak tabiin devrinde yetişen büyük hanım evliya Rabia-tül Adeviyye Hazretlerinin makamına doğru ilerliyoruz. Yolda yaşlı bir Filistinli kadın Sevda’nın önünü kesiyor. Derme çatma bir bakkalı işleten hanım, Sevda’nın boynuna sarılarak dar günlerinde yanlarında olan Türklere şükranlarını sunuyor lisanı hali ile…

Hak ışığı bir hanım Rabia-tül Adeviyye

Mısır’daki darbeye direnişin sembolü haline gelen ve 4 parmakla yapılan Rabia işaretine ismini veren Rabia’tül Adeviye, 8.yüzyılda yaşamış büyük insan. Kadın evliya ve ‘dişi aslan’ olarak da anılan Rabia Hazretleri, köle olarak başladığı hayatını özgür bitirdiği için o dönemden beri özgürlüğün simgesi olarak kabul ediliyor.

Mahsenvari bir mekânda olan Rabia’tül Adeviye Hazretlerinin makamına taş merdivenlerden iniliyor. Duamızı okuduktan sonra çıkış için hazırlanırken yukardan Hristiyanların ayin sesleri geliyor. Alan oldukça dar ve sıra ile ziyaret ediyoruz. Yukarı çıktığımızda bir papaz ve yirmiye yakın Hristiyan gurubun ilahiler söyleyerek makamı ziyarete gelmelerini görünce şaşırıyoruz. İçimizden, ‘ne alaka’ diye geçiriyoruz…

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN