
Ağustos ayının bitimiyle birlikte ağaçlardaki yeşil yapraklar sarıya dönmeye, havalarda soğumaya başlayınca kışlıklar çıkarılırdı. Çocuklar için ise kış hazırlığı; yarış atları kızakların hazırlanması olurdu. Kızak sahibi olmak ayrı bir güzellikti hani. Kızağı olmayanlar; babalarını ya da dedelerini sıkıştırmaya çoktan başlardı, hem de kar yağmadan. Bütün uğraşlara rağmen kızak sahibi olamayanlar ise kar yağınca analarından habersiz sobanın önündeki tası alarak sokağa fırlardı. Tası alamayanlar ise edindikleri naylonlarla ya da yazlık ayakkabıları ile Leblebici yokuşunda bulurdu kendini. Hava soğukmuş, yokuşun altından araba gelecekmiş, onu düşünen kim? Hele süslü kızakların yokuştan nazlı nazlı inişleri olurdu ki o an değmeyin sahibinin keyfine… Kimimiz yatar pozisyonda, kimimiz oturarak pistten aşağıya gülerek iner, o anı hiçbir şeye değişmezdik. Kızağı olamayanları da arabamıza alır, onlara da bu tadı tattırmayı unutmazdık. Ellerimizin üşüdüğü ve zamanın hayli ilerlediğini eve gidince annemizden yediğimizi azarlarla anlardık. Kızaklarımızı yerlerine koyar, bir sonraki cümbüşe hazırlanırdık. Pistimize atılan sobanın küllerini görünce de moralimiz bozulur, onları yapanlara içimizden kızardık.
KOZA LEBBİK
“Eccü meccü nah mıh, gel otur çık 40.41.42.43.44.45.46.47.48.49.50”, diye başlayan bir oyundu sokak aralarında oynanan koza lebbik. Bir ebe seçilir, ortaya da bir teneke koza bırakılırdı. Ortaya bırakılan koza oyunun sonunda tanınmayacak kadar leblerle düzlenir bırakılırdı. Lep; çevredeki en güzel ve düz taşlardan seçili, kırılmayan cinsten olmasına özen gösterilirdi. Oyunda oyuncu sayısının çok olmasına dikkat edilir, bir daire çizilerek içerisine teneke koza yerleştirilirdi. Sırasıyla kozayı daireden çıkarmak için atışlar yapılırdı. Kozaya atış yapamayan ebe olurdu. Koza, dışarıya çıktığı andan itibaren ise onu daha uzaklara atabilmek için ebe almadan atış yapılırdı. Kozayı daireden çıktıktan sonra ebe alırsa taşa basarak ebe olmaktan kurtulunurdu. Taşa basamayan yeni ebe olurdu. Oyun esnasında hafif kazalarda olurdu. Teneke kozayı almaya çalışan ebenin eline, atılan lebbikler isabet edebilirdi. Oyun esnasında gürültünün fazla olması durumunda ise mahalle bakkalından uyarılarda gelmez değildi hani.
İFTAR VAKTİ
Ramazanlar bir başka olurdu şehrimizde.. Pide ve kadayıf kuyrukları olur, sıraya girmek için erken saatlerde yola çıkılırdı. İftar vaktine yetişebilmek üzere pungarlardan sular çığğıllara doldurulurdu çocukların ellerinde. Mahalle ve sokak aralarında iftar topunun atılıp Ezan-i Muhammediye’nin okunuşu hep birlikte beklenirdi. Sokak aralarından geçenlere; “Hayırlı iftarlar olsun.”, diye de temenni de bulunulur, bedava olan latifeler eksik de edilmezdi. Yıllar öncesinde ise Ezan-ı Muhammediye’den önce iftar vaktinin geldiğini; kale içindeki saat kulesi haber verirmiş. İftar vaktinin geldiği tüm şehirde saatin donk etmesi ile anlaşılır, akabinde Ezan-ı Muhammediye okunurdu. Ta ki Rusların, saati işgal yıllarında alıp götürmesine kadar…
ÖKSÜRÜĞÜN MANASI
Ehramları ile sokak aralarında kadınlar; konu komşu ziyaretlerinde bulunur, birbirlerinden haberdar olurlardı. Hele de havaların ısınmasıyla kadınlar, sokak aralarında her ikindi vakti çay sohbetlerini eksik etmezlerdi. Toplantı her gün başka bir komşunun evinin önünde olur, semaver dumanı ise mahalleyi esir alırdı. Evin önüne bezlerden daldalıklar çekilir, erkeklerden böylelikle kaçınılırdı. Ev sokağın giriş ve çıkış yerinde ise erkekler geldiklerini öksürerek haber verirdi. Öksürüğü işiten kadınlar toparlanır, erkekte daha sonra sokak arasından geçerdi. Bu durum ev ziyaretlerinde olur, kapı vurulduktan sonra gelenin erkek olduğu öksürükle karşı tarafa bildirilirdi. Böylelikle kapıyı açana da bilgi verilmiş olunurdu.
KÜLHANCI BABA
Şeyhler Mahallesi’nde, Külhani Baba adında bir zat yaşarmış. Tek bir mum ile külhanı ısıtır, haznenin suyunu kaynatırmış. Külhani Baba, hamamı ısıtmak için aldığı yakacakları her zaman hamamın sahibine gösterirmiş. Hamamın sahibi ise gösterilen yakacakların uzun süre hamamı ısıtacak kadar olmadığını görürmüş. İlerleyen günlerde ise baba, hamam sahibinden yakacak alımı için talep de bulunmazmış. Durumdan şüphelenen hamamcı Külhancı Babayı izlemeye karar verir. Gizlice hamama gelerek ocağı görebileceği bir yere saklanır. Akşam olunca Külhani Baba, hamama gelerek ateşi yakmaya koyulur. Hamamcı ses çıkarmadan dikkatlice babayı izler.
Külhani Baba her zamanki gibi mumunu yakarak namazını kılmaya başlar. Sabaha kadar da ocağa herhangi bir şey atmaz. Hamamcı şaşkın şaşkın etrafa bakar; ama ortaya çıkmaz. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hamamcı kurnadaki suyu açmaya gider. Akşamdan beri ocağa yakacak atılmadığı için suyun soğuk olacağını düşünür. Kurnadaki suyu açınca elini yakar ve o an Külhani Baba’nın da kerametini anlar. Hamamcı koşarak Külhani Baba’ya gider. Külhancı Baba o an sırrı ortaya çıkınca hakkın rahmetine kavuşur.
KOZA LEBBİK
“Eccü meccü nah mıh, gel otur çık 40.41.42.43.44.45.46.47.48.49.50”, diye başlayan bir oyundu sokak aralarında oynanan koza lebbik. Bir ebe seçilir, ortaya da bir teneke koza bırakılırdı. Ortaya bırakılan koza oyunun sonunda tanınmayacak kadar leblerle düzlenir bırakılırdı. Lep; çevredeki en güzel ve düz taşlardan seçili, kırılmayan cinsten olmasına özen gösterilirdi. Oyunda oyuncu sayısının çok olmasına dikkat edilir, bir daire çizilerek içerisine teneke koza yerleştirilirdi. Sırasıyla kozayı daireden çıkarmak için atışlar yapılırdı. Kozaya atış yapamayan ebe olurdu. Koza, dışarıya çıktığı andan itibaren ise onu daha uzaklara atabilmek için ebe almadan atış yapılırdı. Kozayı daireden çıktıktan sonra ebe alırsa taşa basarak ebe olmaktan kurtulunurdu. Taşa basamayan yeni ebe olurdu. Oyun esnasında hafif kazalarda olurdu. Teneke kozayı almaya çalışan ebenin eline, atılan lebbikler isabet edebilirdi. Oyun esnasında gürültünün fazla olması durumunda ise mahalle bakkalından uyarılarda gelmez değildi hani.
İFTAR VAKTİ
Ramazanlar bir başka olurdu şehrimizde.. Pide ve kadayıf kuyrukları olur, sıraya girmek için erken saatlerde yola çıkılırdı. İftar vaktine yetişebilmek üzere pungarlardan sular çığğıllara doldurulurdu çocukların ellerinde. Mahalle ve sokak aralarında iftar topunun atılıp Ezan-i Muhammediye’nin okunuşu hep birlikte beklenirdi. Sokak aralarından geçenlere; “Hayırlı iftarlar olsun.”, diye de temenni de bulunulur, bedava olan latifeler eksik de edilmezdi. Yıllar öncesinde ise Ezan-ı Muhammediye’den önce iftar vaktinin geldiğini; kale içindeki saat kulesi haber verirmiş. İftar vaktinin geldiği tüm şehirde saatin donk etmesi ile anlaşılır, akabinde Ezan-ı Muhammediye okunurdu. Ta ki Rusların, saati işgal yıllarında alıp götürmesine kadar…
ÖKSÜRÜĞÜN MANASI
Ehramları ile sokak aralarında kadınlar; konu komşu ziyaretlerinde bulunur, birbirlerinden haberdar olurlardı. Hele de havaların ısınmasıyla kadınlar, sokak aralarında her ikindi vakti çay sohbetlerini eksik etmezlerdi. Toplantı her gün başka bir komşunun evinin önünde olur, semaver dumanı ise mahalleyi esir alırdı. Evin önüne bezlerden daldalıklar çekilir, erkeklerden böylelikle kaçınılırdı. Ev sokağın giriş ve çıkış yerinde ise erkekler geldiklerini öksürerek haber verirdi. Öksürüğü işiten kadınlar toparlanır, erkekte daha sonra sokak arasından geçerdi. Bu durum ev ziyaretlerinde olur, kapı vurulduktan sonra gelenin erkek olduğu öksürükle karşı tarafa bildirilirdi. Böylelikle kapıyı açana da bilgi verilmiş olunurdu.
KÜLHANCI BABA
Şeyhler Mahallesi’nde, Külhani Baba adında bir zat yaşarmış. Tek bir mum ile külhanı ısıtır, haznenin suyunu kaynatırmış. Külhani Baba, hamamı ısıtmak için aldığı yakacakları her zaman hamamın sahibine gösterirmiş. Hamamın sahibi ise gösterilen yakacakların uzun süre hamamı ısıtacak kadar olmadığını görürmüş. İlerleyen günlerde ise baba, hamam sahibinden yakacak alımı için talep de bulunmazmış. Durumdan şüphelenen hamamcı Külhancı Babayı izlemeye karar verir. Gizlice hamama gelerek ocağı görebileceği bir yere saklanır. Akşam olunca Külhani Baba, hamama gelerek ateşi yakmaya koyulur. Hamamcı ses çıkarmadan dikkatlice babayı izler.
Külhani Baba her zamanki gibi mumunu yakarak namazını kılmaya başlar. Sabaha kadar da ocağa herhangi bir şey atmaz. Hamamcı şaşkın şaşkın etrafa bakar; ama ortaya çıkmaz. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte hamamcı kurnadaki suyu açmaya gider. Akşamdan beri ocağa yakacak atılmadığı için suyun soğuk olacağını düşünür. Kurnadaki suyu açınca elini yakar ve o an Külhani Baba’nın da kerametini anlar. Hamamcı koşarak Külhani Baba’ya gider. Külhancı Baba o an sırrı ortaya çıkınca hakkın rahmetine kavuşur.