
Yiğitler destan yazarken sözün insafına kalmak zor.
Mazlum göğü dam, ayazı han bellerken konuşmak ağır.
Bebeler annelerin soğuk bedenlerinden hayat umarken, kekelemeden çene kıpırdatmak mümkünsüz.
Ak saçlılar, kara yazmalılar yaşamak telaşının gölgesinde titrerken, fikir beyan etmek abes.
Bu vakit boş lakırtı; kalbi paslanmışların, zalim egemenlerin nezdinde epey paha etse de…
Vicdan mihengine vurulduğunda kalp ziynet gibi zibil!
Bir büyük destanın devamına gitti yiğitler.
İdlib diye yazılıp vatan diye okunan bir kızıl elmanın peşindeler.
Uzaktan, yakından yankılanan iyi niyet kağıdına sarılı ham sözler acıtırken canını…
Sen durma koş aslan!
Zira menzilin hakikat üzredir.
Ve “bir hilal uğruna” ilk düşen sen değildin toprağa…
Elbet yanında hep yer olacak hakikatin ardınca koşanlara.
Bugünler hak yoluna imrenenlerin alçakça tart edildiği zamanlara denk geldiyse de…
Sen yiğidim; gözünü kırpma, yolundan şüpheye düşme, varacağın menzil atanın vardığı yerlerdir.
İdlib yüzyıllarca kardeşliğin aşkla yaşandığı yerdir.
Uzaktan çakal sesleri ürkütücü gelse de…
Sen dağdan esen yeli duy…
Topraktan yükselen sese uy…
Bir dünyası olanların telaşına aldırma yiğit…
Sen, mahşer günü yan yana dizileceğin komşularınla avun!
Yunan’ın yeniden gaz bombalarını, sis bombalarını kimin üzerine attığını gördük.
Biz o leş kokusunu, o kalleş oyununu bir asır önceden bildik.
Milletimin milyonlara yıllarca kucak açtığın yerde, bebeleri kıyılarına sokmamak için denizlerde boğanlar titretirken arşı…
Varol yiğit; “Yüksel ki yerin bu yer değildir” sözünü bir daha bir daha teyit ettin.
“Dünyaya gelmek hüner değildir.” diyen ceddine yaşamanın da ölmenin de aslını yeniden gösterdin.
Şaşırma! Onların atası da böyleydi.
Çanakkale’de imkansızı…
Kurtuluş Harbinde akla gelmeyeni…
İstanbul’un fethinde alçaklaştırdıkları bir çağı kapattığımızı…
Alparslan’ın atının toynaklarında Anadolu’daki izimizi gördüler.
Unuttularsa, ne gam!
Sen yeniden yollardasın.
Yolun hakikat üzre!
Şehadetin kutlu…
Gazamız mübarek olsun.
Allah’a emanet olasın Yiğit.
Mazlum göğü dam, ayazı han bellerken konuşmak ağır.
Bebeler annelerin soğuk bedenlerinden hayat umarken, kekelemeden çene kıpırdatmak mümkünsüz.
Ak saçlılar, kara yazmalılar yaşamak telaşının gölgesinde titrerken, fikir beyan etmek abes.
Bu vakit boş lakırtı; kalbi paslanmışların, zalim egemenlerin nezdinde epey paha etse de…
Vicdan mihengine vurulduğunda kalp ziynet gibi zibil!
Bir büyük destanın devamına gitti yiğitler.
İdlib diye yazılıp vatan diye okunan bir kızıl elmanın peşindeler.
Uzaktan, yakından yankılanan iyi niyet kağıdına sarılı ham sözler acıtırken canını…
Sen durma koş aslan!
Zira menzilin hakikat üzredir.
Ve “bir hilal uğruna” ilk düşen sen değildin toprağa…
Elbet yanında hep yer olacak hakikatin ardınca koşanlara.
Bugünler hak yoluna imrenenlerin alçakça tart edildiği zamanlara denk geldiyse de…
Sen yiğidim; gözünü kırpma, yolundan şüpheye düşme, varacağın menzil atanın vardığı yerlerdir.
İdlib yüzyıllarca kardeşliğin aşkla yaşandığı yerdir.
Uzaktan çakal sesleri ürkütücü gelse de…
Sen dağdan esen yeli duy…
Topraktan yükselen sese uy…
Bir dünyası olanların telaşına aldırma yiğit…
Sen, mahşer günü yan yana dizileceğin komşularınla avun!
Yunan’ın yeniden gaz bombalarını, sis bombalarını kimin üzerine attığını gördük.
Biz o leş kokusunu, o kalleş oyununu bir asır önceden bildik.
Milletimin milyonlara yıllarca kucak açtığın yerde, bebeleri kıyılarına sokmamak için denizlerde boğanlar titretirken arşı…
Varol yiğit; “Yüksel ki yerin bu yer değildir” sözünü bir daha bir daha teyit ettin.
“Dünyaya gelmek hüner değildir.” diyen ceddine yaşamanın da ölmenin de aslını yeniden gösterdin.
Şaşırma! Onların atası da böyleydi.
Çanakkale’de imkansızı…
Kurtuluş Harbinde akla gelmeyeni…
İstanbul’un fethinde alçaklaştırdıkları bir çağı kapattığımızı…
Alparslan’ın atının toynaklarında Anadolu’daki izimizi gördüler.
Unuttularsa, ne gam!
Sen yeniden yollardasın.
Yolun hakikat üzre!
Şehadetin kutlu…
Gazamız mübarek olsun.
Allah’a emanet olasın Yiğit.