
İnsanların meraklarında mantık aramıyorum artık…
Hazine duası sonrası yutkunur gibi yaşamak, kendi derinliğinden firari, başkasının karanlığında hırsızlık yapan, kazmayı kendi gömüsüne değil başka ücralarda sallayan bir insanlık…
İnsanlar meraklarından küçük.
Ayaklarını veren kirada kalır… Adımlarınızı verin size kanat vereyim diyen şeytan, becayişe giren akıl…
Ucuz mekan, pahalı zaman…
Eleştirenin eleği yok, elleşenin elleri… Alevin sıcağı yok… Alev var sıcağı yok.. Yahu, kim boşadı derviş alevinden bu züht sıcağını? Renk bir yanda kaldı, sıcak bir yanda… Bestesini yapan çokta, kim yazdı bu şarkıyı? Acep güneş mi yazdı bu ay şiirini?
Bahşiş ederden iri…
Şifa dertten büyük olmadı hiç… Dert yaşayacaklarımıza musallat oldu, şifa mazimize… Dün ölmüş gibi kendi yasını tutan tutana… Ne garip bir farkındasızlık değil mi? Mazi yarından sağlıklıysa niye erkenden uyandık ki? Cevaplar bat pazarı panayırında, ucuz ve alımlı… Giyilmiş çamaşır ala ala hastalandık gitti. Çay bardağı kemiren keyifçi, bulursa birde hediyelik tebessüm satın alacak!..
Cırcır böceği şevkinde poster, konser, ekâbirlikler…
Sümmani Babanın, Babam Ahmet beyden kalan bir dörtlüğü geldi aklıma. Dizeler çok duru değil, hatırladığım kadar… ‘Sazımı almadan yahu elime, Tezene vurmadan sazın teline, Tekellüm gelmeden henüz dilime, Bir ses geldi bir figana eriştik…’ Bu dörtlüğün devamı var… Ama papağan ne kadar taklit etse de bülbül olamaz… Uğradığı bir köyde, uzun ısrarlar sonucu söylediği yegâne ve ibaret bir gayb ilhamı... Şaşkınlık ve hayretle dinleyenler bir yana, kelam biter saz yorulur, haber gelir; düğün evi çöktü… Yıkılan damdan Sümmani Babanın anlattığı allı yeşilli, duvaklı kim varsa, kim varsa ve kimi anlatmışsa teker teker çıkarırlar... Bu veciz mübalağayı duyup yazdık , o ka!.. Yoksa mutlak gaibi Allah bilir…
Bilenin ilmi fanteziden ileri gitmedi. Yol tarif ederken yol olamayan, atına kamçı vururken sırtı sızlamayan nice sahte yiğitler tedarik ettik… Bunlar kervan katırları ardında sıçraya sıçraya arpa deşiştiren kargalar cinsinden… Uzaktan kervan karartısında, yakından ucuz avantasında…
Tarif benzeyeniyle kaimdir…
Burada tarif, selleri sezecek kadar bahar değil… Sırtına post atan keşiş, altına post atan derviş…
Biz neyiz ki?
Yalnız bir geceden uyanan kedi yavruları… Cami avlusunda el açmayan, acıkınca yüreğini yiyip doyanlar. Ondan tokuzdur. Sınav kuyruğunda sıra bekleriz, ekmek kuyruğunda iftarı. Biz bir kitapsak, bizi kimse sonuna kadar okumaz. Su sırasında susuz, bayrak hafızasında Ulubatlı…
Vesselam…
Hazine duası sonrası yutkunur gibi yaşamak, kendi derinliğinden firari, başkasının karanlığında hırsızlık yapan, kazmayı kendi gömüsüne değil başka ücralarda sallayan bir insanlık…
İnsanlar meraklarından küçük.
Ayaklarını veren kirada kalır… Adımlarınızı verin size kanat vereyim diyen şeytan, becayişe giren akıl…
Ucuz mekan, pahalı zaman…
Eleştirenin eleği yok, elleşenin elleri… Alevin sıcağı yok… Alev var sıcağı yok.. Yahu, kim boşadı derviş alevinden bu züht sıcağını? Renk bir yanda kaldı, sıcak bir yanda… Bestesini yapan çokta, kim yazdı bu şarkıyı? Acep güneş mi yazdı bu ay şiirini?
Bahşiş ederden iri…
Şifa dertten büyük olmadı hiç… Dert yaşayacaklarımıza musallat oldu, şifa mazimize… Dün ölmüş gibi kendi yasını tutan tutana… Ne garip bir farkındasızlık değil mi? Mazi yarından sağlıklıysa niye erkenden uyandık ki? Cevaplar bat pazarı panayırında, ucuz ve alımlı… Giyilmiş çamaşır ala ala hastalandık gitti. Çay bardağı kemiren keyifçi, bulursa birde hediyelik tebessüm satın alacak!..
Cırcır böceği şevkinde poster, konser, ekâbirlikler…
Sümmani Babanın, Babam Ahmet beyden kalan bir dörtlüğü geldi aklıma. Dizeler çok duru değil, hatırladığım kadar… ‘Sazımı almadan yahu elime, Tezene vurmadan sazın teline, Tekellüm gelmeden henüz dilime, Bir ses geldi bir figana eriştik…’ Bu dörtlüğün devamı var… Ama papağan ne kadar taklit etse de bülbül olamaz… Uğradığı bir köyde, uzun ısrarlar sonucu söylediği yegâne ve ibaret bir gayb ilhamı... Şaşkınlık ve hayretle dinleyenler bir yana, kelam biter saz yorulur, haber gelir; düğün evi çöktü… Yıkılan damdan Sümmani Babanın anlattığı allı yeşilli, duvaklı kim varsa, kim varsa ve kimi anlatmışsa teker teker çıkarırlar... Bu veciz mübalağayı duyup yazdık , o ka!.. Yoksa mutlak gaibi Allah bilir…
Bilenin ilmi fanteziden ileri gitmedi. Yol tarif ederken yol olamayan, atına kamçı vururken sırtı sızlamayan nice sahte yiğitler tedarik ettik… Bunlar kervan katırları ardında sıçraya sıçraya arpa deşiştiren kargalar cinsinden… Uzaktan kervan karartısında, yakından ucuz avantasında…
Tarif benzeyeniyle kaimdir…
Burada tarif, selleri sezecek kadar bahar değil… Sırtına post atan keşiş, altına post atan derviş…
Biz neyiz ki?
Yalnız bir geceden uyanan kedi yavruları… Cami avlusunda el açmayan, acıkınca yüreğini yiyip doyanlar. Ondan tokuzdur. Sınav kuyruğunda sıra bekleriz, ekmek kuyruğunda iftarı. Biz bir kitapsak, bizi kimse sonuna kadar okumaz. Su sırasında susuz, bayrak hafızasında Ulubatlı…
Vesselam…