
Bir epigram ve sonra da beni çok güldüren bir fıkra paylaşacağım sizinle. Bu ikisini birbirine neyin bağladığını, yazının sonunda siz belirleyin lütfen.
★★
Önce birincisi:
Yalan, tohumdur: Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri de bir tohumdur ki o da bire kırk verir.
Bilgi de tohumdur: Bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri ayrı bir tohumdur ki sana bilgelik, torunlarına da ilham verir.
Zekâ, sudur: Tohumları yeşertir. Yalanı da bilgiyi de…
Yetenek, topraktır: Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.
Emek, güneştir: Tohuma da suya da toprağa da hayat verir.
Kader, çadırındaki kilimdir: İpliğini Büyük Yaratıcı verir, sen de onu dokursun. Deseni sendendir, renkleri ise Yaratıcından…
Şans, doğal gübredir: Tartışmasız bo..tan bir şeydir yani. Ne zaman nereye düşeceği hiç belli olmaz.
Kilimine düşerse kirletir, desenini değiştirir...
Oysa aynı şans, toprağına düşerse ona bereket katar ve seni de besler…
★★
Ve bu da ikincisi:
Hollywood’dan gelen film ekibi, Arizona’nın kızgın güneşi altında çekim yapmaktadır. Ekip o cehennemî şartlar altında çalışırken bir Kızılderili, ihtiyar bir Navaho yerlisi, sete yaklaşır ve yönetmenin yanına giderek
-Yağmur, yağmak, yarın !..
der ve uzaklaşır.
Şaşıran yönetmen, ertesi gün yağan yağmuru hayretle izler.
Bu sırada ihtiyar Kızılderili yine gelir:
-Fırtına, esmek, yarın !..
der ve oradan uzaklaşır.
Ertesi gün gerçekten de müthiş bir fırtına çıkar ve çölü birbirine katar.
Yönetmen emreder...
-Çabuk bana o Kızılderiliyi getirin! İstediği parayı da verin. O olmazsa biz bu filmi bitiremeyiz…
Adamlar, Kızılderiliyi bulur ancak yaşlı yerli iş teklifine bir türlü razı olmaz. En sonunda teklif edilen 50 bin doları reddedemez ve set ekibine katılır.
Bir ay boyunca, ihtiyar Kızılderilinin her kehâneti tutar.
Yağmur der, yağmur yağar; çöl fırtınası der, çöl fırtınası olur; kavurucu sıcak der, kavurucu sıcak yaşanır. Hem de her dediği sadece 24 saat içerisinde vuku bulur. Yönetmen gayet memnun mesut durumda filmi çekmeye devam eder...
Ama bir gün yaşlı Kızılderili susar ve hiçbir şey söylemez olur. Tabii sette de işler aksamaya başlar…
Yönetmen ‘Nasıl olsa geçer’ diye düşünerek bekler.
Bir gün, iki gün, bir hafta derken yönetmenin sabrı taşar ve Kızılderiliyi bir kenara çekerek öfkeyle sorar:
-Bana bak! Sana bu iş için dünyanın parasını ödedim! Eğer susmaya devam edersen, seni buradan atacağım!
Kızılderili hiç umursamaz, omuz silker:
-Radyo, düşmek, kırılmak !..”
★★
Okuduğunuz iki bölümü birbirine neyin bağladığını buldunuz değil mi?
Evet doğru, ortak nokta: Kızılderililer
Birincisi Kızılderili sözlü edebiyatını çok iyi ifade eden bir sözlü-öğüt, bir çeşit epigram. İkincisi ise Kızılderililerin kıvrak zekâsını ifade eden bir modern Amerikan fıkrası…
★★
Muhteşem Kızılderililer…
Şamanizme çok yakın orijinal dinsel inançları, ölümle ve yaşamla ilgili çok ilginç ritüelleri, mitolojileri, efsaneleri, dansları, ezgileri, renkli giysileri, gelenekleri, doğaya ve hayvanlara harikulade saygıları…
Bunları belki bilmiyorsunuzdur; ama Hollywood’un bize Kurtlarla Dans (1990 yapımı) filmine kadar yıllarca ‘barbar ırk’ olarak takdim ettiği Kızılderililerin gerçek kültürünü çok iyi ifade eden bir mektup var, onu bilirsiniz: Kızılderililere yurt olmuş topraklara göz koyan beyaz adam, 1854’de o dönemin en büyük kabile reisi olan Şef Seattle’a sahip olduğu toprakları kendisine satmasını isteyen bir mektup yazar. ‘Vatanını bana sat!’ der kısaca. Seattle da Washington’daki doyumsuz beyaz adama hitaben insanlık manifestosu diyebileceğimiz bir yanıt-mektup yazar.
O sembolleşmiş mektup, Washington gizli arşivlerinde yıllarca saklanmış ve ilk defa Amerikan Expo-74’te kamuoyunun bilgisine sunulmuştu. Hemen ardından da UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) tarafından 50’den fazla dile çevrilerek yayınlanmıştı ve bizzat dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim tarafından ‘uygarlık tarihinde çevre üzerine yapılmış en etkileyici ve en içten anlatım’ olarak nitelendirilmişti.
Hani şu ‘Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak…’ cümlesini de içeren mektup…
Anımsadınız mı?
Ne kadar üst düzey bir edebiyat, ne kadar zengin ve naif bir kültür !..
Ben, Kızılderili kültürüne ilişkin bu görüşümü sadece birkaç anekdota sığınarak dile getirmiyorum; bunlar gibi daha ne yazıtlar, ne öğütler ve ne öğretiler var literatürde…
Sıralasan hepsini, onlarca ciltlik bir ansiklopedi olur. Belki de öyle bir ansiklopedi zaten vardır da ben bilmiyorumdur.
★★
Özetle: Amerika’nın gerçek yerlileri -ve The George Washington University’den Prof.Dr. Türker Özdoğan ile Quebec McGill University’den ünlü Antropolog-Yazar Ethel G. Stewart gibi bazı muteber bilim insanlarına göre de Asya-Sibirya Türklerinin yakın akrabası olan- Kızılderililer, tek kelimeyle muhteşem insanlarmış!
Ne zamana kadar öyleydiler ama?
15’inci yüzyıl sonunda kıtanın keşfiyle başlayıp iki yüzyıldan fazla süren Avrupa patentli bir yağma ve katliam çağının sonrasında; 1776’da Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran beyaz adamın, bu tarihten sonra sadece anayurdunu savunma durumuna geçen 10 milyon masum ve medeni Kuzey Amerika yerlisini önce ‘vahşi’ ilan edip sonra da onların soylarını tüketinceye, kültürlerini bütünüyle yok edinceye ve nihayet topraklarına tamamen el koyuncaya kadar…
Kızılderililer var idiler ve muhteşemdiler!
Medeniyetin akışını değiştiren dört yüz yıllık o sistematik katliamdan ötürü, şimdi herhangi bir yerde ‘soykırım, genocide, etnik temizlik’ gibi tarihsel ve sosyolojik yükü çok çok ağır sözcükler kullanılınca benim kafamda hemen yurtlarını yitirmiş Kızılderililerin acıklı hikâyesi canlanır.
Avrupalıların ve Amerikalıların kafasında da canlanır muhakkak.
Ama kendi sicillerini elbette bizimki kadar açık dile getiremezler.
★★
Bitirirken bir de referans notu:
16 Şubat günü bu köşede yayımlanan Nietzsche niye delirmişti? başlıklı yazımın içeriğinde çok çarpıcı bir alıntıya yer vermiş ama sosyal medyadan aldığım o kısa metnin orijinal kaynağını belirleyemediğimi söylemiştim. Bir de çağrı iliştirmiştim paylaşımıma: ‘Siz biliyorsanız lütfen benimle paylaşın!’ demiştim…
Yanıt aynı gün Erzurum İl Göç İdaresi Müdürü Sayın Haşim Özcan’dan geldi: Benim bir sosyal medya caps’inden alıntıladığım o bölüm, Irvin D. Yalom'un 'Nietszche Ağladığında' adlı eserinde geçiyormuş. Kitaba erişmem ne yazık ki henüz mümkün olmadı; ama sayın Özcan’a hem yazımı okuduğu için hem de beni aydınlattığı için çok teşekkür ediyor, selam ve saygılarımı iletiyorum.
★★
Önce birincisi:
Yalan, tohumdur: Bire kırk verir. Verdiği kırkın her biri de bir tohumdur ki o da bire kırk verir.
Bilgi de tohumdur: Bire yüz verir. Verdiği yüzün her biri ayrı bir tohumdur ki sana bilgelik, torunlarına da ilham verir.
Zekâ, sudur: Tohumları yeşertir. Yalanı da bilgiyi de…
Yetenek, topraktır: Ne ekersen onu biçersin. Ekmezsen üzerinde ayrık otları biter.
Emek, güneştir: Tohuma da suya da toprağa da hayat verir.
Kader, çadırındaki kilimdir: İpliğini Büyük Yaratıcı verir, sen de onu dokursun. Deseni sendendir, renkleri ise Yaratıcından…
Şans, doğal gübredir: Tartışmasız bo..tan bir şeydir yani. Ne zaman nereye düşeceği hiç belli olmaz.
Kilimine düşerse kirletir, desenini değiştirir...
Oysa aynı şans, toprağına düşerse ona bereket katar ve seni de besler…
★★
Ve bu da ikincisi:
Hollywood’dan gelen film ekibi, Arizona’nın kızgın güneşi altında çekim yapmaktadır. Ekip o cehennemî şartlar altında çalışırken bir Kızılderili, ihtiyar bir Navaho yerlisi, sete yaklaşır ve yönetmenin yanına giderek
-Yağmur, yağmak, yarın !..
der ve uzaklaşır.
Şaşıran yönetmen, ertesi gün yağan yağmuru hayretle izler.
Bu sırada ihtiyar Kızılderili yine gelir:
-Fırtına, esmek, yarın !..
der ve oradan uzaklaşır.
Ertesi gün gerçekten de müthiş bir fırtına çıkar ve çölü birbirine katar.
Yönetmen emreder...
-Çabuk bana o Kızılderiliyi getirin! İstediği parayı da verin. O olmazsa biz bu filmi bitiremeyiz…
Adamlar, Kızılderiliyi bulur ancak yaşlı yerli iş teklifine bir türlü razı olmaz. En sonunda teklif edilen 50 bin doları reddedemez ve set ekibine katılır.
Bir ay boyunca, ihtiyar Kızılderilinin her kehâneti tutar.
Yağmur der, yağmur yağar; çöl fırtınası der, çöl fırtınası olur; kavurucu sıcak der, kavurucu sıcak yaşanır. Hem de her dediği sadece 24 saat içerisinde vuku bulur. Yönetmen gayet memnun mesut durumda filmi çekmeye devam eder...
Ama bir gün yaşlı Kızılderili susar ve hiçbir şey söylemez olur. Tabii sette de işler aksamaya başlar…
Yönetmen ‘Nasıl olsa geçer’ diye düşünerek bekler.
Bir gün, iki gün, bir hafta derken yönetmenin sabrı taşar ve Kızılderiliyi bir kenara çekerek öfkeyle sorar:
-Bana bak! Sana bu iş için dünyanın parasını ödedim! Eğer susmaya devam edersen, seni buradan atacağım!
Kızılderili hiç umursamaz, omuz silker:
-Radyo, düşmek, kırılmak !..”
★★
Okuduğunuz iki bölümü birbirine neyin bağladığını buldunuz değil mi?
Evet doğru, ortak nokta: Kızılderililer
Birincisi Kızılderili sözlü edebiyatını çok iyi ifade eden bir sözlü-öğüt, bir çeşit epigram. İkincisi ise Kızılderililerin kıvrak zekâsını ifade eden bir modern Amerikan fıkrası…
★★
Muhteşem Kızılderililer…
- yüzyıl sonlarında Kuzey Amerika kıtasında toplam nüfusları 10 milyonu aşan; Alabama’da Çerokiler, Texas’ta Apaçiler ve Komançiler, Arizona’da Navaholar, Kentucky’de Şavniler, Minnesota’da Siyular ve Ojibvalar, New York’ta Mohikanlar ve Mohavklar, Oklahoma’da İrokualar, Utah’ta Uteler ve bunların dışında, yine Amerika’nın 10 milyon kilometrekareyi bulan muazzam topraklarına dağılmış 15 büyük kabile daha…
Şamanizme çok yakın orijinal dinsel inançları, ölümle ve yaşamla ilgili çok ilginç ritüelleri, mitolojileri, efsaneleri, dansları, ezgileri, renkli giysileri, gelenekleri, doğaya ve hayvanlara harikulade saygıları…
Bunları belki bilmiyorsunuzdur; ama Hollywood’un bize Kurtlarla Dans (1990 yapımı) filmine kadar yıllarca ‘barbar ırk’ olarak takdim ettiği Kızılderililerin gerçek kültürünü çok iyi ifade eden bir mektup var, onu bilirsiniz: Kızılderililere yurt olmuş topraklara göz koyan beyaz adam, 1854’de o dönemin en büyük kabile reisi olan Şef Seattle’a sahip olduğu toprakları kendisine satmasını isteyen bir mektup yazar. ‘Vatanını bana sat!’ der kısaca. Seattle da Washington’daki doyumsuz beyaz adama hitaben insanlık manifestosu diyebileceğimiz bir yanıt-mektup yazar.
O sembolleşmiş mektup, Washington gizli arşivlerinde yıllarca saklanmış ve ilk defa Amerikan Expo-74’te kamuoyunun bilgisine sunulmuştu. Hemen ardından da UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) tarafından 50’den fazla dile çevrilerek yayınlanmıştı ve bizzat dönemin BM Genel Sekreteri Kurt Waldheim tarafından ‘uygarlık tarihinde çevre üzerine yapılmış en etkileyici ve en içten anlatım’ olarak nitelendirilmişti.
Hani şu ‘Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık tutulduğunda; beyaz adam, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak…’ cümlesini de içeren mektup…
Anımsadınız mı?
Ne kadar üst düzey bir edebiyat, ne kadar zengin ve naif bir kültür !..
Ben, Kızılderili kültürüne ilişkin bu görüşümü sadece birkaç anekdota sığınarak dile getirmiyorum; bunlar gibi daha ne yazıtlar, ne öğütler ve ne öğretiler var literatürde…
Sıralasan hepsini, onlarca ciltlik bir ansiklopedi olur. Belki de öyle bir ansiklopedi zaten vardır da ben bilmiyorumdur.
★★
Özetle: Amerika’nın gerçek yerlileri -ve The George Washington University’den Prof.Dr. Türker Özdoğan ile Quebec McGill University’den ünlü Antropolog-Yazar Ethel G. Stewart gibi bazı muteber bilim insanlarına göre de Asya-Sibirya Türklerinin yakın akrabası olan- Kızılderililer, tek kelimeyle muhteşem insanlarmış!
Ne zamana kadar öyleydiler ama?
15’inci yüzyıl sonunda kıtanın keşfiyle başlayıp iki yüzyıldan fazla süren Avrupa patentli bir yağma ve katliam çağının sonrasında; 1776’da Amerika Birleşik Devletleri’ni kuran beyaz adamın, bu tarihten sonra sadece anayurdunu savunma durumuna geçen 10 milyon masum ve medeni Kuzey Amerika yerlisini önce ‘vahşi’ ilan edip sonra da onların soylarını tüketinceye, kültürlerini bütünüyle yok edinceye ve nihayet topraklarına tamamen el koyuncaya kadar…
Kızılderililer var idiler ve muhteşemdiler!
Medeniyetin akışını değiştiren dört yüz yıllık o sistematik katliamdan ötürü, şimdi herhangi bir yerde ‘soykırım, genocide, etnik temizlik’ gibi tarihsel ve sosyolojik yükü çok çok ağır sözcükler kullanılınca benim kafamda hemen yurtlarını yitirmiş Kızılderililerin acıklı hikâyesi canlanır.
Avrupalıların ve Amerikalıların kafasında da canlanır muhakkak.
Ama kendi sicillerini elbette bizimki kadar açık dile getiremezler.
★★
Bitirirken bir de referans notu:
16 Şubat günü bu köşede yayımlanan Nietzsche niye delirmişti? başlıklı yazımın içeriğinde çok çarpıcı bir alıntıya yer vermiş ama sosyal medyadan aldığım o kısa metnin orijinal kaynağını belirleyemediğimi söylemiştim. Bir de çağrı iliştirmiştim paylaşımıma: ‘Siz biliyorsanız lütfen benimle paylaşın!’ demiştim…
Yanıt aynı gün Erzurum İl Göç İdaresi Müdürü Sayın Haşim Özcan’dan geldi: Benim bir sosyal medya caps’inden alıntıladığım o bölüm, Irvin D. Yalom'un 'Nietszche Ağladığında' adlı eserinde geçiyormuş. Kitaba erişmem ne yazık ki henüz mümkün olmadı; ama sayın Özcan’a hem yazımı okuduğu için hem de beni aydınlattığı için çok teşekkür ediyor, selam ve saygılarımı iletiyorum.