
Aile planlamasında revizyon çağrısı
Türkiye'de toplam doğurganlık hızı 2009 yılında 2,1 seviyesindeyken 2025 itibarıyla 1,36'ya gerileyerek yaklaşık yüzde 35'lik bir düşüş yaşandı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ise hala 2,5 ve üzeri doğurganlık hızlarıyla ülke ortalamasının üzerinde yer alıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise her fırsatta doğum oranlarındaki düşüşü “tehdit” ve “felaket senaryosu” olarak nitelendirerek aileleri daha fazla çocuk sahibi olmaya çağırıyor.

Bu kapsamda aile planlamasını düzenlemek için 1983 yılında çıkarılan 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun yeniden gündeme geldi. Sosyolog Prof. Dr. Mevlüt Özben kanunun bugünkü şartlar ile uyumlu olmadığına dikkat çekti. Avukat Selçuk Yıldız ise sürekli dile getirilen “en az üç çocuk” söyleminin yürürlükteki hukuki çerçeve ile ters düştüğünü belirtti. Yıldız, “Bireylere istedikleri sayıda çocuk sahibi olma ve doğum kontrol yöntemlerine erişim hakkı tanıyan kanun için modern bir teşvik hukuku yaratması elzemdir” dedi.
O yıllarda kontrolsüz artan nüfusu dengelemek için çıkarılan kanunun bugün hala yürürlükte olması tartışmaları da beraberinde getirdi. Aile planlaması uygulamasının işlevinin tartışan uzmanlar, yasanın revize edilen günümüz şartlarına uygun hale getirilmesini istediler.
Tam bir ayak bağı
Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Mevlüt Özben, “Nüfus planlaması ile ilgili 1983 yılında çıkarılan 2827 sayılı kanunla, nüfus artış hızımızı kontrol altına almak istemiştik. Şimdiyse doğurganlık hızının yavaşlaması, hatta yakın gelecekte nüfusun kendini yenileyecek eşiğin altına düşme riski, bu konuda adımlar atılmasını zorunlu kılıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sıklıkla dile getirse de yasal düzeyde, planlı, istikrarlı ve iyi geliştirilmiş bir programa sahip olduğumuz söylenemez. Üstelik 1980’li yıllarda hayata geçirdiğimiz nüfus planlaması ile ilgili yasanın bu süreçte esaslı bir ayak bağı olduğu söylenebilir. Çünkü bu yasa kurumlar ve sağlık uygulamalarında belirsizlik yaratabiliyor. Türkiye nüfus bakımından yaşlanmayı yönetmelidir. Çünkü nüfus en az diğer faktörler kadar güçlü ülke olmanın standart ayaklarından biridir. Sonuç olarak ülkemiz yaşam maliyetlerinden çalışma rejimlerine, sağlık hizmetlerinden eğitime ve nakit yardımı gibi hususi teşviklere kadar pek çok noktada bir seferberlik başlatmalıdır” diye konuştu.
Modern bir teşvik hukuku elzem
Avukat Selçuk Yıldız ise, “ Türkiye’nin son yıllarda açıklanan doğum hızı verileri, sadece istatistiksel bir düşüşü değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümü işaret ediyor. Devlet yetkililerinin "en az üç çocuk" söylemiyle vücut bulan demografik kaygıları, hukukçu gözüyle bakıldığında sadece bir tavsiye değil, devletin bekası ve sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği için bir zorunluluktur. Ancak bu artışı sağlamanın yolu, mevcut doğum kontrol yöntemlerine kısıtlama getirmekten ziyade aileyi ve bireyi hukuki bir zırhla korumaktan geçer. Bugün Türkiye’de 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun, bireylere istedikleri sayıda çocuk sahibi olma ve doğum kontrol yöntemlerine erişim hakkı tanımaktadır. Bu hak, Anayasa’nın 41. maddesiyle korunan "Aile, Türk toplumunun temelidir" ilkesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan özel hayatın gizliliğiyle doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla, nüfus artışını hedefleyen politikaların bu kazanımları geriye götürmeden, modern bir teşvik hukuku yaratması elzemdir” dedi.
Hangi hukuki adımlar atılmalı?
Genç nüfusun artması ve doğum planlamasının devlet stratejisiyle uyumlu yürümesi için şu hukuki adımlar atılabileceğini dile getiren Yıldız, şu ifadeleri kullandı: “Öncelikle, çalışma mevzuatında "Ebeveyn Dostu" reformlar yapılması elzemdir. Mevcut İş Kanunu’ndaki doğum izinleri başta olmak üzere diğer düzenlemeler sadece annenin değil, babanın da sürece aktif katılımını sağlayacak şekilde revize edilmelidir. Ebeveynlerin iş güvencesi, kreş desteği ve esnek çalışma modelleriyle tahkim edilmelidir. Vergi hukukunda da Çocuk Odaklı düzenlemeler yapılmalıdır. Çocuk sayısı arttıkça kademeli olarak düşen gelir vergisi oranları veya doğrudan çocuk başına vergi iadesi gibi modeller, ailenin üzerindeki mali yükü hukuken hafifletecektir. Bu da doğal teşvik olacaktır. Eğitim ve sağlık güvencesi mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Her çocuğun doğumundan itibaren devlet güvencesinde eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimi, ebeveynlerin geleceğe dair ekonomik kaygı duvarını yıkacak en güçlü hukuki teminattır. Dolayısıyla Yasak Değil, Teşvik; Müdahale Değil, Destek nüfus artış hızını hızlı bir şekilde istenilen seviyelere getirecektir. Nüfus artışını sağlamanın yolu, modern tıbbın ve hukukun sunduğu doğum kontrol yöntemlerini kısıtlamak değil, çocuk sahibi olmayı bireyler için bir risk olmaktan çıkarıp, devletin en büyük sosyal yatırımı haline getirmektir.
Teşvik edici düzenlemeler yapılmalı
Hukuk, burada bir engelleyici değil, ailenin refahını inşa eden bir mimar rolü üstlenmelidir. Yani bireyin üreme sağlığı hakları ile devletin demografik hedefleri arasında köprü kurmayı amaçlayan düzenlemeler yapılmalıdır. Kürtaj yasağı, gebelikten korunmaya erişim engelleri gibi yasakçı düzenlemelerin genellikle ters teptiği ve kayıt dışı, sağlıksız yöntemlere ittiği gözden kaçırılmamalıdır; bu nedenle pozitif hukuk üzerinden teşvik edici düzenlemeler şarttır.”

Nesrin DEMİR