
1957’de Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde hayata gözlerini açan 69 yaşındaki ünlü illüzyonist Sermet Erkin, Türkiye’de illüzyon denince akla gelen ilk isimlerden biri. Şapkadan çıkan tavşanlar, bir anda kaybolan nesneler, sandıklardan beliren sürpriz figürler… Hepsi onun marifeti. Bu unutulmaz gösterilerle hafızalarda önemli bir yer edinen Erkin, yıllarca sahnede sergilediği illüzyonlarla sadece çocukların değil, her yaştan izleyicinin hayal gücüne dokundu.

Yarım asrı aşan sahne yolculuğunda hem geleneksel tiyatroyu hem de illüzyon sanatını harmanlayarak kendine özgü bir üslup yaratan Erkin’in sanat yolculuğu ise çocuk yaşta Zati Sungur ile yollarının kesişmesiyle başladı. Sahnede yalnızca numaralar değil, bir hikaye anlatmayı tercih eden Erkin, titiz sahne disiplini ve seyirciyle kurduğu güçlü bağla yıllardır izleyenleri büyülemeye devam ediyor. Erzurum Nenehatun Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdiğimiz bu özel röportajda, sanat yaşamının dönüm noktalarını, unutulmaz anılarını ve sahneye olan tutkusunu konuştuk.
“İllüzyon benim için sihir değil, hayallerin sahnedeki karşılığı” diyen Sermet Erkin, Zati Sungur’dan aldığı ilhamla başlayan yolculuğunu, sahne arkasındaki emeği ve yarım asrı aşan sanat hayatını gazetepusula.net muhabiri Şeyma Tahir’e anlattı.

Bu yolculuk nasıl başladı, nasıl illüzyonist oldunuz?
Karamürsel’de başlayan hayatım, 1964 yılında ailemle birlikte İstanbul’a taşınmamızla bambaşka bir yön aldı. O yıllarda, dönemin en büyük illüzyonistlerinden biri olan Zati Sungur ile tanışma şansını yakaladım. Üstelik çocukluk dönemimde kendisiyle komşuyduk. Ondan çok etkilendim sihrin, sahnenin ve illüzyonun inceliklerini adeta yaşayarak öğrendim. Bu sanat zamanla benim tutkum, hatta hayatım oldu. Yıllar içinde kendimi geliştirerek Türkiye’nin dört bir yanında sahneye çıktım, ardından yurt dışında da gösteriler yaparak ismimi daha geniş kitlelere duyurma fırsatı buldum. Bugün 69 yaşında biri olarak, sahnede geçirdiğim 54 yılı geride bırakmanın gururunu ve heyecanını hala ilk günkü gibi hissediyorum.

Dünyaca ünlü illüzyonist Zati Sungur'dan etkilenerek bu işe başladığınızı söylediniz, onunla nasıl yollarınız kesişti?
İllüzyona başlama sebebim aslında İstanbul’a gelişimiz oldu. Taşındığımız ev, Zati Sungur’a aitti. Kendisi dünya illüzyon tarihinin gördüğü, Türkiye’nin yetiştirdiği ilk uluslararası illüzyon sanatçısıydı. Nasıl ki David Copperfield dünyaca ünlüyse, Zati Sungur da o ölçüde büyük bir isimdi. Üç katlı o evde onunla aynı hayatı paylaşıyorduk. Çeşit çeşit aletler ve illüzyon kutularıyla dolu o büyülü dünyanın içinde büyüdüm. Daha sonra tiyatroya yöneldim. Ben sadece “Boş mudur, dolu mudur, hokus pokus” diyen bir illüzyonist değilim. Yaptığım işi bir oyunun, bir aksiyonun parçası olarak sunuyorum. Sahneye çıktığımda ben Kavuklu olurum, seyirci Pişekar olur. Bu bir etkileşimdir, birlikte oynanan bir oyundur. Türkiye’nin neredeyse tüm illerini gezdim. Bunlara ek olarak dünyanın pek çok ülkesine de turneler yaptım. Bulgaristan’dan İngiltere’ye, Avusturya’dan Macaristan’a, Belçika’dan Hollanda’ya, Tacikistan’dan Kırgızistan’a, Türkmenistan’dan Azerbaycan’a ve Amerika’ya kadar pek çok ülkede sahne aldım.

Profesyonel olarak ilk kez sahneyle ne zaman tanıştınız?
Halam Şişli Terakki Lisesi mezunuydu ve ayda bir kez okuldan arkadaşları bize gelirdi. Bu buluşmalar benim için adeta küçük sahnelere dönüşürdü. Her gelişlerinde onlara gösteriler yapardım. Gelenlerin çoğu İstanbul’un saygın ailelerinden isimler olurdu. Benim de ilk kez sahneye çıkışım Beşiktaş Derneği tarafından düzenlenen bir toplu sünnet şöleni sayesinde oldu. Ayrıca bu süreçte tiyatro da hayatımın önemli bir parçası haline geldi. Necdet Mahfi Ayral beni çocuk tiyatrosuna dahil etti ve sahneyle bağım daha da güçlendi. İllüzyon yapıyordum ama aynı zamanda profesyonel bir tiyatro oyunculuğu eğitimi alıyordum.
Sahneye nasıl hazırlanıyorsunuz, bir gösteri öncesi nasıl geçiyor?
Gösteri öncesi benim için en önemli şey ise hazırlık sürecidir. Sahneye çıkmadan önce her detayı tek tek kendim kontrol ederim. Kullanacağım her aletin mekanizmasını gözden geçirir, en küçük aksaklığa bile izin vermem. Kutuların içi boş mu, düzenekler doğru çalışıyor mu, ışıklar ve sahne akışı yerli yerinde mi. Hepsi benim elimden geçer. Çünkü sahnede gördüğünüz o birkaç dakikalık mucize, aslında saatler süren titiz bir emeğin sonucudur. Ben hiçbir şeyi tesadüfe bırakmam, seyirci karşısına çıktığım anda her şey kusursuz olmalı. Bu yüzden sahneye çıkmadan önce adeta kendi kendime prova yapar, oyunun ritmini içimde kurar ve öyle sahneye adım atarım.

Sahnede unutamadığınız bir anınız var mı?
Tabii. Bir gün Kastamonu’nun Araç ilçesindeyiz. Gösteri yaptık bitirdik ertesi gün matine oynayacağız. Halk Eğitim merkezinin yanında da itfaiye var.Tavşanlar, ördekler ve keçi var. Gösteride tavşanları, ördekleri kaybediyorum, kutuyu çeviriyorum, içinden kocaman bir keçi çıkıyor; keçiyi de kaybediyorum. Oyun bu. Kutuyu çevirdim, keçi yok. İnsanlar anlamadı tabii ama keçi yok. Sahnenin arkasındaki itfaiyeciler, keçiyi geceden kesip yemişler. ‘Nasılsa kutudan sihirle çıkartabiliyor, yine yapar’ diye. Neyse ki ilçede genç bir kaymakam vardı bize aradı taradı bir koyun buldu. Turneye keçi yerine koyunla devam ettik. Bir diğer unutamadığım anım ise Arı stüdyosunda bir program çekerken elimin içinin yanmasıydı.
Sermet Erkin deyince pek çok insanın zihninde TRT’deki programlarınız geliyor. O dönem nasıl başladı, neden artık sizi televizyonda göremiyoruz?
TRT’nin o dönemde hazırladığı farklı bir program konsepti sayesinde televizyonla tanıştım. Dünyadaki çeşitli gösteriler ve illüzyon sanatçıları anlatılırken, Zati Sungur’un bir öğrencisi olarak bana da yer vermek istemişler ve bu şekilde beni bulmuşlardı. İlk gösterimiz büyük ilgi görünce programın devamı geldi ve böylece televizyon serüvenim başlamış oldu. O yıllarda TRT’de uzun süre çalıştım; her seferinde yeni şeyler üretmeye özen gösterdim, kendimi tekrar etmekten özellikle kaçındım. Bugün geriye dönüp baktığımda, o dönemin sanat anlayışını, insanlar arasındaki saygıyı ve sanata verilen değeri özlemle hatırlıyorum.

Ayrıca Ankara’dan beni arayan Tekin Özertem, çocuk programları için teklif sunduğunda bu yolculuk daha da kalıcı hale geldi. Yıllar boyunca TRT ekranlarında yer aldım; Halit Kıvanç, Cenk Koray ve Korhan Abay gibi birçok farklı sunucuyla çalıştım. Sunucular değişse de ben programların içinde hep var oldum. Zamanla özel televizyon kanallarına geçerek çeşitli yapımlarda yer aldım ve 2020’lere kadar ekran için içerik üretmeyi sürdürdüm. Günümüzde ise televizyonlarda daha çok konuk olarak yer alıyor, zaman zaman izleyiciyle bu yolla buluşuyorum. Günümüzde pek çok yetenek yarışması vs yapılıyor ama ne beni arayan var ne de fikir alıp danışan.

Gösterilerinizin unutulmaz parçalarından biri de sahnede kadın kesme numarasıydı. Şimdi neden gösterilerde yer vermiyorsunuz?
Evet, geçmişte çok daha büyük ve kapsamlı gösteriler hazırlıyordum. Sahne üzerinde insanları şaşkına çeviren numaralar yapıyordum. Birini sandığın içinde kaybediyor, havada uçuruyor, hatta klasik illüzyonların en dikkat çekici olanlarını sergiliyordum. O dönemlerde gösterilerim gerçekten büyük prodüksiyonlardı. Bunun için de inanılmaz miktarda ekipman taşımamız gerekiyordu. Kutu kutu, sandık sandık, hatta bazen kamyonlar dolusu malzemeyle şehir şehir dolaşıyorduk.
Ama işin perde arkasında büyük bir emek ve zorluk var. Bu tür gösterileri hazırlamak, taşımak ve her sahnede eksiksiz kurmak ciddi bir organizasyon gerektiriyor. Kullanılan her aletin ayrı bir düzeni, ayrı bir hassasiyeti var. Bu yüzden zamanla bu kadar büyük çaplı gösterilerin ne kadar yorucu ve zahmetli olduğunu daha iyi anladım. Yine de o günlerin heyecanı ve görkemi her zaman benim için ayrı bir yerde durur.

Son olarak neler söylemek istersiniz?
Gösterilerimi sergilemekten mutlu oluyorum. Gücüm yettiği kadar sahnelerde olmak istiyorum. Sahneyle aramdaki bağı hiçbir zaman koparmadım. Çünkü orası benim için vazgeçilmez bir dünya. Bugün Erzurum’da çocuklarla bir araya geldik. Çok güzel bir vakit geçirdik. Erzurum’u, Erzurum insanını seviyorum ve sözlerime o meşhur türkü ile son vermek istiyorum: “Erzurum dağları kar ile boran, aldı yüreğimi dert ile verem…”
Şeyma TAHİR