
Elli dört farzdan yirmi dördüncü farz yok olan şeyler konusunda üzüntü duymamak ve gelen nimetlerle de şımarmamaktır.
Allah teâla buyurdu:
“Li keyla te'sev ala ma fatekum ve la tefrehu bi ma atakum, vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehur. / Bunun böyle olması, kaybettiğinize üzülmeyesiniz, Allah'ın verdiği şeyle de şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini bir şey zannedip övünen kimseyi sevmez.” (Hadid 23)
Resulullah (sav) de şöyle buyurmuşlardır:
“Her mümin ki, ona bir diken batsa, belki dikenden dahi büyük bir şeyle zarar görüp üzülse, onun sebebiyle Allahü azimüşşan Hazretleri o müminin bir günahını affedip derecesini bir basamak yükseltir.”
“Hak tebareke, teâla ve takaddes hazretleri, hadis-i kutsisinde buyurur: Kullarımdan bir kulumun, bedenine ya da malına yahut evladına bir musibet isabet etse, o kulum, o musibetlere sabr-ı cemil ile karşılık verse, Ben, o kulum için kıyamet gününde mizan kurup defterini açmaya utanırım. O kulu, hesabını görmeden ve azaba uğratmadan cennete koyarım.”
*
Nimet şımarıklığı çağımızın temel problemlerinden biridir. İnsanlar belli imkânlara kavuşup, kendilerinde her istediklerini yapacak maddi ve manevi güç, bilgi ve yetenek, hissettiklerinde, kendilerini Kuran’la sınırlamazlarsa, gaflete düşüp kibir ve gurur mermeri kesilmeleri kaçınılmaz olmaktadır. Bu durum, Kuranî betimlemeyle, ‘kişinin tuğyan halidir ve kişi haline tövbe edip düzelmezse mutlaka sonuç aleyhine olacaktır. (Tuğyan: İlahî emirlere uyup sınırları koruyarak değil de, kendi arzusuna göre, ölçüsüz bir hayat yaşamaktır.)
İslam’da dengeli yaşam, her türlü meşru sebebe sarılıp üzerine düşeni adamakıllı yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçları sabırlı karşılamak, istenildiği gibi sonuçlanmadı diye, üzülmemek, olumsuz gibi gözüken sonuçlarda da bir hayır olduğunu düşünüp Allah teâlâya teslim ve tevekkül etmektir. Hayatın iyi kötü olaylarına karşı insanı dengede tutan Allah’a yönelmektir. Ölenin kalanın, gelenin gidenin, O’nun emriyle olduğunu bilip gönül hoşluğu içinde yaşayıp ölmek, Yaratıcı’nın insanlara ‘kurtuluş’ talimatıdır.
Allah teâla buyurdu:
“Li keyla te'sev ala ma fatekum ve la tefrehu bi ma atakum, vallahu la yuhıbbu kulle muhtalin fehur. / Bunun böyle olması, kaybettiğinize üzülmeyesiniz, Allah'ın verdiği şeyle de şımarmayasınız diyedir. Allah, kendini bir şey zannedip övünen kimseyi sevmez.” (Hadid 23)
Resulullah (sav) de şöyle buyurmuşlardır:
“Her mümin ki, ona bir diken batsa, belki dikenden dahi büyük bir şeyle zarar görüp üzülse, onun sebebiyle Allahü azimüşşan Hazretleri o müminin bir günahını affedip derecesini bir basamak yükseltir.”
“Hak tebareke, teâla ve takaddes hazretleri, hadis-i kutsisinde buyurur: Kullarımdan bir kulumun, bedenine ya da malına yahut evladına bir musibet isabet etse, o kulum, o musibetlere sabr-ı cemil ile karşılık verse, Ben, o kulum için kıyamet gününde mizan kurup defterini açmaya utanırım. O kulu, hesabını görmeden ve azaba uğratmadan cennete koyarım.”
*
Nimet şımarıklığı çağımızın temel problemlerinden biridir. İnsanlar belli imkânlara kavuşup, kendilerinde her istediklerini yapacak maddi ve manevi güç, bilgi ve yetenek, hissettiklerinde, kendilerini Kuran’la sınırlamazlarsa, gaflete düşüp kibir ve gurur mermeri kesilmeleri kaçınılmaz olmaktadır. Bu durum, Kuranî betimlemeyle, ‘kişinin tuğyan halidir ve kişi haline tövbe edip düzelmezse mutlaka sonuç aleyhine olacaktır. (Tuğyan: İlahî emirlere uyup sınırları koruyarak değil de, kendi arzusuna göre, ölçüsüz bir hayat yaşamaktır.)
İslam’da dengeli yaşam, her türlü meşru sebebe sarılıp üzerine düşeni adamakıllı yaptıktan sonra ortaya çıkan sonuçları sabırlı karşılamak, istenildiği gibi sonuçlanmadı diye, üzülmemek, olumsuz gibi gözüken sonuçlarda da bir hayır olduğunu düşünüp Allah teâlâya teslim ve tevekkül etmektir. Hayatın iyi kötü olaylarına karşı insanı dengede tutan Allah’a yönelmektir. Ölenin kalanın, gelenin gidenin, O’nun emriyle olduğunu bilip gönül hoşluğu içinde yaşayıp ölmek, Yaratıcı’nın insanlara ‘kurtuluş’ talimatıdır.