
Geçtiğimiz yılın mayıs ayı başlarıydı, sosyal medyada yazılarını ilgiyle takip ettiğim Altınkılıç Erhan, Atatürk'ün yaveri Muzaffer Kılıç’ın anılarında geçtiği vurgusuyla bir yazı paylaştı.
İlginç bulup bir köşeye not etmişim. Zaman öyle hızlı geçiyor ki o kayıttan bugüne neredeyse bir yıl geçmiş. Bugün de o yazı çok dikkate değer; zira çekirdeğinde sıcacık bir insan hikâyesini taşımakla birlikte Atatürk’ü, çok değer verdiği Mevlâna’nın torunlarından biriyle, Abdülhalim Çelebi’yle buluşturuyor bu çok özel hatıra:
“1922 senesinin bahar aylarında bir gündü. Gazi Mustafa Kemal ile beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk…
O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkândan birisi Ali Efendi diye bilinen bir kitapçıya aitti. O bahar sabahı da kitapçı dükkanının kepenklerinde muhteşem bir halı asılmıştı. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele yeni yeni kurulmakta olan Ankara'da böyle güzel bir şey görmek pek vâki değildi. Halı, Ata'nın hemen dikkatini çekti. Emriyle arabayı durdurup indik.
Dükkâna yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, ‘Buyurun Paşam’ diyerek heyecanla koştu, bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da kepenklere asılı duran halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler.
Kitapçı:
-Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Esasen bana ait değil, bir nevi emanet…
dedi. Mustafa Kemal, böyle bir halının çok kıymetli olduğunu söyledikten sonra, halı sahibinin onu nereden almış olabileceğini öğrenmek istedi. Kitapçı ezile büzüle:
-Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica etti, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim.
dedi. Bu sefer Paşa daha çok merak edip;
-Efendi, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin olduğunu ve kaça satıldığını öğrenmek isteriz.
dediler. Kitapçı:
-Paşam 40 lira istemişlerdi…
deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Gazi Paşa, halı sahibini iyice merak edip bir daha ısrar edince de kitapçı istemeye istemeye ama Ata’yı da kırmama düşüncesiyle:
-Halının sahibi Abdülhalim Çelebi Hazretleri’dir Paşam…
dedi…
Abdülhalim Efendi, Mevlâna sülalesinden geliyordu, Konya Dergâhında Postnişin idi ve 23 Nisan 1920’den beri de ilk mecliste Konya milletvekili olarak görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi. Mustafa Kemal Paşa da kendisine çok büyük hürmet gösteriyordu. Dolayısıyla bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana derhal 40 lira bırakmamı emretti.
Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu. Bu arada Paşa, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden büyük övgüyle bahsetti:
-Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama kapısını kimseye kapatmıyor…
diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek:
-Ali Efendi, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı hemen Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşam üzeri de kendilerine bir kahve içmek için uğrayacağımızı söyleyiniz.
dedi. Ali Efendi bu davranışa şaşırmış halde bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.
Aynı akşam Paşa’nın emriyle Abdülhalim Çelebi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.
Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. O büyük insanın son derece mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.
Abdülhalim Efendi:
-Paşam yüce gönüllülük edip halımı satın almışsınız; var olunuz. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.
dedi. Mustafa Kemal de;
-Abdülhalim Efendi, lütfen kabul buyurunuz, halı yine bizim olsun ama sizin evinizi süslesin. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde oturur kahvemizi içeriz…
diyerek halının örtüsünü açtırdılar ve odaya serdirdiler.
Kahveler içildi ve sohbet edildi. Ayrılmak için toparlandık. Abdülhalim Efendi bizi kapıya kadar uğurlarken:
-Paşam, eğer müsaadeniz olursa halıyı...
Mustafa Kemal, sözünü kesti ve mütebessim bir yüzle:
-Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz…
diyerek veda etti...
Böylece o büyük lider, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, ihtiyacı olan yardımı yapmıştı. Bu, ‘zor durumdaki birinin malına kelepir diye atlamama; hatta tam aksine öyle birine yardım etmenin en nazik yolunu araştırma’ üzerine bir yaşam dersiydi.”
★★
Abdülhalim Çelebi Hazretleri, 12 Ekim 1922'de Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etti ve Konya’ya, Dergâhına dönmek için ondan izin istedi. Milli Birlik açısından çok önemli bir vazifeyi en iyi biçimde tamamlayan Çelebi, Ankara’dan hak ettiği saygı ve hürmeti görerek uğurlandı.
Konya’ya giderken yanına aldığı çok az eşya içerisinde -Ata’nın ısrarıyla- o güzel halı da yer aldı.
★★
Onun Postnişinliği döneminde Ata’nın Konya’daki Mevlâna Dergâhını dokuz kez ziyaret ettiği, uzun zaman gizli tutulmuş kayıtlar ışığında bilinmektedir. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kapatıldığında Mevlâna Dergahının istisna sayıldığı ve kapatılmadığı da yine bilinen bir husustur.
Abdülhalim Çelebi, 1 Ocak 1925’te bir ziyaret için gittiği İstanbul Yenikapı Mevlevihânesinde rahatsızlandı ve vefat etti. Mevlevihâne bahçesinde toprağa verildi.
O halıya ne mi oldu?
O halı, şimdi ‘Yadigâr-ı Bî-Behâ’ (paha biçilemez bir yadigâr) şerhiyle Konya’da, Mevlâna’mızın Dergâhını süslüyor.
İlginç bulup bir köşeye not etmişim. Zaman öyle hızlı geçiyor ki o kayıttan bugüne neredeyse bir yıl geçmiş. Bugün de o yazı çok dikkate değer; zira çekirdeğinde sıcacık bir insan hikâyesini taşımakla birlikte Atatürk’ü, çok değer verdiği Mevlâna’nın torunlarından biriyle, Abdülhalim Çelebi’yle buluşturuyor bu çok özel hatıra:
“1922 senesinin bahar aylarında bir gündü. Gazi Mustafa Kemal ile beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk…
O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkândan birisi Ali Efendi diye bilinen bir kitapçıya aitti. O bahar sabahı da kitapçı dükkanının kepenklerinde muhteşem bir halı asılmıştı. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele yeni yeni kurulmakta olan Ankara'da böyle güzel bir şey görmek pek vâki değildi. Halı, Ata'nın hemen dikkatini çekti. Emriyle arabayı durdurup indik.
Dükkâna yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, ‘Buyurun Paşam’ diyerek heyecanla koştu, bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da kepenklere asılı duran halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler.
Kitapçı:
-Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Esasen bana ait değil, bir nevi emanet…
dedi. Mustafa Kemal, böyle bir halının çok kıymetli olduğunu söyledikten sonra, halı sahibinin onu nereden almış olabileceğini öğrenmek istedi. Kitapçı ezile büzüle:
-Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica etti, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim.
dedi. Bu sefer Paşa daha çok merak edip;
-Efendi, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin olduğunu ve kaça satıldığını öğrenmek isteriz.
dediler. Kitapçı:
-Paşam 40 lira istemişlerdi…
deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Gazi Paşa, halı sahibini iyice merak edip bir daha ısrar edince de kitapçı istemeye istemeye ama Ata’yı da kırmama düşüncesiyle:
-Halının sahibi Abdülhalim Çelebi Hazretleri’dir Paşam…
dedi…
Abdülhalim Efendi, Mevlâna sülalesinden geliyordu, Konya Dergâhında Postnişin idi ve 23 Nisan 1920’den beri de ilk mecliste Konya milletvekili olarak görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi. Mustafa Kemal Paşa da kendisine çok büyük hürmet gösteriyordu. Dolayısıyla bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana derhal 40 lira bırakmamı emretti.
Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu. Bu arada Paşa, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden büyük övgüyle bahsetti:
-Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama kapısını kimseye kapatmıyor…
diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek:
-Ali Efendi, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı hemen Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşam üzeri de kendilerine bir kahve içmek için uğrayacağımızı söyleyiniz.
dedi. Ali Efendi bu davranışa şaşırmış halde bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.
Aynı akşam Paşa’nın emriyle Abdülhalim Çelebi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.
Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. O büyük insanın son derece mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.
Abdülhalim Efendi:
-Paşam yüce gönüllülük edip halımı satın almışsınız; var olunuz. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.
dedi. Mustafa Kemal de;
-Abdülhalim Efendi, lütfen kabul buyurunuz, halı yine bizim olsun ama sizin evinizi süslesin. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde oturur kahvemizi içeriz…
diyerek halının örtüsünü açtırdılar ve odaya serdirdiler.
Kahveler içildi ve sohbet edildi. Ayrılmak için toparlandık. Abdülhalim Efendi bizi kapıya kadar uğurlarken:
-Paşam, eğer müsaadeniz olursa halıyı...
Mustafa Kemal, sözünü kesti ve mütebessim bir yüzle:
-Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz…
diyerek veda etti...
Böylece o büyük lider, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, ihtiyacı olan yardımı yapmıştı. Bu, ‘zor durumdaki birinin malına kelepir diye atlamama; hatta tam aksine öyle birine yardım etmenin en nazik yolunu araştırma’ üzerine bir yaşam dersiydi.”
★★
Abdülhalim Çelebi Hazretleri, 12 Ekim 1922'de Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret etti ve Konya’ya, Dergâhına dönmek için ondan izin istedi. Milli Birlik açısından çok önemli bir vazifeyi en iyi biçimde tamamlayan Çelebi, Ankara’dan hak ettiği saygı ve hürmeti görerek uğurlandı.
Konya’ya giderken yanına aldığı çok az eşya içerisinde -Ata’nın ısrarıyla- o güzel halı da yer aldı.
★★
Onun Postnişinliği döneminde Ata’nın Konya’daki Mevlâna Dergâhını dokuz kez ziyaret ettiği, uzun zaman gizli tutulmuş kayıtlar ışığında bilinmektedir. 30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyeler kapatıldığında Mevlâna Dergahının istisna sayıldığı ve kapatılmadığı da yine bilinen bir husustur.
Abdülhalim Çelebi, 1 Ocak 1925’te bir ziyaret için gittiği İstanbul Yenikapı Mevlevihânesinde rahatsızlandı ve vefat etti. Mevlevihâne bahçesinde toprağa verildi.
O halıya ne mi oldu?
O halı, şimdi ‘Yadigâr-ı Bî-Behâ’ (paha biçilemez bir yadigâr) şerhiyle Konya’da, Mevlâna’mızın Dergâhını süslüyor.
