
Doç. Dr. Hasan Cicioğlu ile KKTC Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde çalışırken, 1997’de tanışmıştım. Gerçek bir vatanperver, gerçek bir aydın… Bununla birlikte DAÜ Atatürk Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin Kurucu Başkanı’dır Sayın Cicioğlu.
Çok değerli hocam, 2020 yılı Eylül ayı ortalarında kendi sosyal medya sayfasında, kendisi gibi çok değerli bir başka vatanperver aydının, Prof.Dr. Muhittin Serin’in 2006’da İstanbul-Kubbealtı Yayınları’ndan çıkan ‘Kemal Batanay: Bestekâr, Tambûrî, Hattat, Hâfız’ adlı kitabını çarpıcı alıntılarla tanıtmıştı…
★★
Tanbûrî, bestekâr, hâfız ve hattat Kemal Batanay anlatıyor:
“Soğuk bir kış günü cuma namazı için hazırlık yaptıktan sonra biraz erken Üç Şerefeli Cami'ye gittim. Cami avlusu cuma için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştı. Bu ulu mâbed karşısında ecdadımızın büyüklüğünü bir daha derinden hissettim. İçimde camiye girip Kur'an okumak arzusu uyandı. Doğruca müezzin mahfilinde yer almış bulunan müezzinlere yaklaşarak hâfız olduğumu ve Kur'an okumak istediğimi söyleyerek izin istedim.
-Bir subay, hem de hâfız...
diyerek çok sevindiler ve
-Tabii lütfedersiniz, buyurunuz, okuyunuz…
dediler. Mahfile çıktım aralarında yer açtılar. Oturdum ve Kur'an okumaya başladım. Kısa zamanda da cami lebâlep doldu. Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu.
Cuma saati geldi, ezan okundu ve ilk sünnet kılındı. Müezzinbaşı iç ezanı da benim okumamı işaret etti. Bu teklifi kabul ettim. Bütün vücudumu dinî bir heyecan sarmıştı. Hicaz makamında müessir bir ezan okudum.
Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir er bana yaklaşarak:
-Efendim, kumandanım sizi istiyor
deyince ‘Eyvah resmî elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık’ galiba diye endişe ve korkuya kapıldım.
Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaştım.
Bu, Anafartalar'da savaşın akışını değiştiren dâhi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. Heyecanım bir kat daha arttı. Ne ile karşılaşacağımı bilemiyordum...
Bana:
-Oğlum terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim
deyince biraz rahatladım.
-İsmin?
-Kemal Efendim…
-Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?
-Efendim 16. Telgraf Bölüğü’nün hesap memuru olarak tayin edildim.
Yaverine dönerek:
-İsmini ve kıtasını yaz!
dedi, sonra bana dönerek:
-Oğlum, Edirne'de kaldığımız süre içinde ben cuma namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın…
-Baş üstüne efendim!
diyerek kumandanı selâmladım. Sonra Mustafa Kemal maiyetiyle beraber camiden uzaklaştı.
Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni arayarak Mustafa Kemal'in cuma namazı için Selimiye Camii'ne gideceğini ve benim de orada hazır bulunmamı, Kur'an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi.
(…)
Yine bir gün hafta arası görev başındayken bir telefon geldi. Yüzbaşı Ali Rıza Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın yatsı namazından sonra ikametgâhında beni beklediğini, kendisinin de bana refakat edeceğini bildirdi.
Ali Rıza Bey'le buluşarak Mustafa Kemal'in huzuruna çıktık.
Oturmamı ve rahat olmamı söyledi. Sonra söz mûsikiden açıldı. Mûsikiyi kimlerden ve hangi eserleri meşkettiğimi sordu. Sonra bana:
-Birkaç eser oku da dinleyelim.
dedi.
-Efendim, daha çok klasik formda eserler geçtim.
dedim ve kendilerinin dileği üzerine de Dellâlzâde İsmâil Efendi'nin, Isfahan makamında nakış yürük semâisini okumaya başladım.
"O güzel gözlerine hayran olayım,
O şirin sözlerine hayran olayım..."
Sonra Tab‘î Mustafa Efendi'nin bayatî nakış ağır semâisini okudum. "Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin
Kurbanın olduğum, bize yok mu mürüvvetin."
Mustafa Kemal de hafif bir sesle hatasız, usul vurarak bana eşlik etti.
Kendisi, Leylâ Hanım'ın (Saz), hüzzam makamında:
"Harâb-ı intizar oldum aman gel aman gel
Yeter üzme efendim her zaman gel heman gel…" şarkısını usul vurarak okumaya başladı. Benim de okumamı istedi.
Mûsiki faslı böylece gece geç vakte kadar devam etti.
Onun mûsiki bilgisi, zevki ve eserlere hâkimiyeti bende büyük hayranlık uyandırdı. Bende derin izler bırakan bu hâtırayı hiç unutamam. Onun Osmanlı kültürü içinde yetişmiş, yoğrulmuş bu şahsiyetine daima hayranlık duymuşumdur...”
★★
Kemal Batanay İkinci Dünya Savaşı’nda yedek subay ve hesap memuru olarak Kilyos’ta Karadeniz Boğazı muhafızlığında on dokuz ay ihtiyat zâbiti olarak askerlik yaptı. 31 Ekim 1942'de terhis oldu. 22 Haziran 1981 günü de İstanbul’da vefat etti.
Ebedi istirahatgâhı Feriköy’dedir…
★★
İnanç ve vicdan hürriyetine sözde değil özde inandığı için kendi kutsalını afişe etmekten hep kaçınmış olan Atatürk’ümüzü ve onun iltifatına mazhar olmuş hâfız Kemal Batanay’ı rahmetle, duayla; çok değerli hocam, velim ve ağabeyim Doç. Dr. Hasan Cicioğlu’nu da yine bu vesileyle saygı ve şükranla anıyorum.
★★
Bitirmeden…
Yarın 19 Mayıs…
Mustafa Kemal ile birlikte 48 serdengeçtinin, İstanbul’un ve baştan sona tüm Anadolu’nun sistematik işgaline karşı kurtuluş ateşini tutuşturmak üzere Bandırma Vapuru ile Samsun’a varışının, esasen de ‘oradan yola çıkışının’ 102’nci yıldönümü…
Bu özel günü 1935’te Meclis kararıyla Atatürk Günü olarak kutlamaya başlamışız…
1938’de ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olmuş…
1981’in 19 Mayıs’ından başlayarak da ‘Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’ demişiz…
Farklı evrelerde adını değiştirsek de anlamı, duygusu ve heyecanı asla değişmiyor; hep aynı şeyleri hissediyoruz, hissedeceğiz: Kıvanç, coşku ve en önemlisi ‘umut’…
Onun için işte gençlere atfedilmiş bu bayram.
Başta gençlerimize, sonra da hepimize kutlu olsun!
Çok değerli hocam, 2020 yılı Eylül ayı ortalarında kendi sosyal medya sayfasında, kendisi gibi çok değerli bir başka vatanperver aydının, Prof.Dr. Muhittin Serin’in 2006’da İstanbul-Kubbealtı Yayınları’ndan çıkan ‘Kemal Batanay: Bestekâr, Tambûrî, Hattat, Hâfız’ adlı kitabını çarpıcı alıntılarla tanıtmıştı…
★★
Tanbûrî, bestekâr, hâfız ve hattat Kemal Batanay anlatıyor:
“Soğuk bir kış günü cuma namazı için hazırlık yaptıktan sonra biraz erken Üç Şerefeli Cami'ye gittim. Cami avlusu cuma için hareketlenmiş, cemaat camiye girmeye başlamıştı. Bu ulu mâbed karşısında ecdadımızın büyüklüğünü bir daha derinden hissettim. İçimde camiye girip Kur'an okumak arzusu uyandı. Doğruca müezzin mahfilinde yer almış bulunan müezzinlere yaklaşarak hâfız olduğumu ve Kur'an okumak istediğimi söyleyerek izin istedim.
-Bir subay, hem de hâfız...
diyerek çok sevindiler ve
-Tabii lütfedersiniz, buyurunuz, okuyunuz…
dediler. Mahfile çıktım aralarında yer açtılar. Oturdum ve Kur'an okumaya başladım. Kısa zamanda da cami lebâlep doldu. Cemaat huşû içinde sessizce beni dinliyordu.
Cuma saati geldi, ezan okundu ve ilk sünnet kılındı. Müezzinbaşı iç ezanı da benim okumamı işaret etti. Bu teklifi kabul ettim. Bütün vücudumu dinî bir heyecan sarmıştı. Hicaz makamında müessir bir ezan okudum.
Namaz bittikten sonra cemaatin büyük ilgi ve sevgi gösterisi arasında kalmışken bir er bana yaklaşarak:
-Efendim, kumandanım sizi istiyor
deyince ‘Eyvah resmî elbise ile ezan okuduğum için usule aykırı bir iş yaptık’ galiba diye endişe ve korkuya kapıldım.
Maiyeti ile avluda bekleyen kumandana yaklaştım.
Bu, Anafartalar'da savaşın akışını değiştiren dâhi, efsane kumandan Albay Mustafa Kemal idi. Heyecanım bir kat daha arttı. Ne ile karşılaşacağımı bilemiyordum...
Bana:
-Oğlum terbiye görmüş güzel bir sesin var. Okuduğun ezanı çok beğendim ve duygulandım. Seni tebrik ederim
deyince biraz rahatladım.
-İsmin?
-Kemal Efendim…
-Adaşmışız. Hangi kıtada bulunuyorsun?
-Efendim 16. Telgraf Bölüğü’nün hesap memuru olarak tayin edildim.
Yaverine dönerek:
-İsmini ve kıtasını yaz!
dedi, sonra bana dönerek:
-Oğlum, Edirne'de kaldığımız süre içinde ben cuma namazına hangi camiye gidersem sen de o camiye gelecek iç ezanı okuyacaksın…
-Baş üstüne efendim!
diyerek kumandanı selâmladım. Sonra Mustafa Kemal maiyetiyle beraber camiden uzaklaştı.
Hafta içinde yaveri Ali Rıza Bey beni arayarak Mustafa Kemal'in cuma namazı için Selimiye Camii'ne gideceğini ve benim de orada hazır bulunmamı, Kur'an ve ezan okumamı, ayrıca durumun cami görevlilerine de bildirildiğini söyledi.
(…)
Yine bir gün hafta arası görev başındayken bir telefon geldi. Yüzbaşı Ali Rıza Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın yatsı namazından sonra ikametgâhında beni beklediğini, kendisinin de bana refakat edeceğini bildirdi.
Ali Rıza Bey'le buluşarak Mustafa Kemal'in huzuruna çıktık.
Oturmamı ve rahat olmamı söyledi. Sonra söz mûsikiden açıldı. Mûsikiyi kimlerden ve hangi eserleri meşkettiğimi sordu. Sonra bana:
-Birkaç eser oku da dinleyelim.
dedi.
-Efendim, daha çok klasik formda eserler geçtim.
dedim ve kendilerinin dileği üzerine de Dellâlzâde İsmâil Efendi'nin, Isfahan makamında nakış yürük semâisini okumaya başladım.
"O güzel gözlerine hayran olayım,
O şirin sözlerine hayran olayım..."
Sonra Tab‘î Mustafa Efendi'nin bayatî nakış ağır semâisini okudum. "Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin
Kurbanın olduğum, bize yok mu mürüvvetin."
Mustafa Kemal de hafif bir sesle hatasız, usul vurarak bana eşlik etti.
Kendisi, Leylâ Hanım'ın (Saz), hüzzam makamında:
"Harâb-ı intizar oldum aman gel aman gel
Yeter üzme efendim her zaman gel heman gel…" şarkısını usul vurarak okumaya başladı. Benim de okumamı istedi.
Mûsiki faslı böylece gece geç vakte kadar devam etti.
Onun mûsiki bilgisi, zevki ve eserlere hâkimiyeti bende büyük hayranlık uyandırdı. Bende derin izler bırakan bu hâtırayı hiç unutamam. Onun Osmanlı kültürü içinde yetişmiş, yoğrulmuş bu şahsiyetine daima hayranlık duymuşumdur...”
★★
Kemal Batanay İkinci Dünya Savaşı’nda yedek subay ve hesap memuru olarak Kilyos’ta Karadeniz Boğazı muhafızlığında on dokuz ay ihtiyat zâbiti olarak askerlik yaptı. 31 Ekim 1942'de terhis oldu. 22 Haziran 1981 günü de İstanbul’da vefat etti.
Ebedi istirahatgâhı Feriköy’dedir…
★★
İnanç ve vicdan hürriyetine sözde değil özde inandığı için kendi kutsalını afişe etmekten hep kaçınmış olan Atatürk’ümüzü ve onun iltifatına mazhar olmuş hâfız Kemal Batanay’ı rahmetle, duayla; çok değerli hocam, velim ve ağabeyim Doç. Dr. Hasan Cicioğlu’nu da yine bu vesileyle saygı ve şükranla anıyorum.
★★
Bitirmeden…
Yarın 19 Mayıs…
Mustafa Kemal ile birlikte 48 serdengeçtinin, İstanbul’un ve baştan sona tüm Anadolu’nun sistematik işgaline karşı kurtuluş ateşini tutuşturmak üzere Bandırma Vapuru ile Samsun’a varışının, esasen de ‘oradan yola çıkışının’ 102’nci yıldönümü…
Bu özel günü 1935’te Meclis kararıyla Atatürk Günü olarak kutlamaya başlamışız…
1938’de ‘Gençlik ve Spor Bayramı’ olmuş…
1981’in 19 Mayıs’ından başlayarak da ‘Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’ demişiz…
Farklı evrelerde adını değiştirsek de anlamı, duygusu ve heyecanı asla değişmiyor; hep aynı şeyleri hissediyoruz, hissedeceğiz: Kıvanç, coşku ve en önemlisi ‘umut’…
Onun için işte gençlere atfedilmiş bu bayram.
Başta gençlerimize, sonra da hepimize kutlu olsun!