Dünya varolduğundan beri insan hep anlatmaya uğraşmış.
En çok jest ve mimiklerini kullanmış, hareketlerle bir hayatı anlaşılır kılmaya çalışmış.
Sonra konuşmuş.
Anlayınca konuşmanın ifade edebilmek için en etkili yol olduğunu, hiç susmamış.
Ve yazıyı keşfetmiş insan.
Aklına ne gelirse yazmış.
Yazdıklarının çoğunun çer çöp olduğuna aldırmadan yazmış.
İyi ki öyle yapmış, şimdi yazı masamın karşısında sıralanan kitaplara bakıyorum ve hiç boşa gitmediğini anlıyorum o çabanın.
Bir aşkla yazmış insan, hep aşkı yazmış.
En çok sevgilisine name dizmiş, sonra ihanetin acısını anlatmış uzun satırlar boyunca.
Derin bir oh çekinceye kadar yazmış, çizmiş derdini anlatmanın telaşıyla kendisine verilen nefesi sonuna kadar tüketmiş.
İnandıklarını yazmış, karşı durduklarını, hiç sevmediklerini…
Elbette satır aralarını gözyaşlarıyla ıslatarak çok sevdiklerini yazmış.
İnancını yazmış, inanıp hayal kırıklığına uğradıklarına uzun cümlelerle nefretini yazadurmuş.
Hep yazmış… Saklamış çokça duygusunu satırların arasında.
Son nefesinde sorduklarında ona, “Sevdim, çok sevdim, acı çektim, yine sevdim, karşılık bulamadım, bunca sevmeme rağmen aşkın varlığını bir türlü kanıtlayamadım. Olup olmadığı tereddütlü bir aşkı yaşadım durdum.” demiş.