MİT, İbrahim Kalın’ın Başkanlık görevine gelişiyle birlikte ilginç açılımlar yaptı. Bunlardan biri de belirli aralıklarla gizliliği kalkan evrakların teşkilat sitesinde yayınlanmasıydı. Geçtiğimiz hafta MİT ilginç bir olaya imza atarak 75 yıl sonra Nazım Hikmet’in portresi ve üzerinde şiirinin bulunduğu belgeyi kamuoyu ile paylaştı.
1950 tarihli, üzerinde Nazım Hikmet’in kendi el yazısıyla “Dörtnala gelip Uzak Asya’dan” şiiri ve ona ait çizim olduğu değerlendirilen portre için çeşitli yorumlar yapıldı. Nazım Hikmet, 1938’de “Donanma Davası” nedeniyle ağır hapis cezasına çarptırıldı. 1950’ye kadar hapiste kaldı. 1950’de afla serbest kaldı. 1951'de gizlice İstanbul’dan ayrılarak Romanya üzerinden Sovyetler Birliği’ne geçti. Türkiye’ye bir daha dönemedi. 1963'de Moskova’da öldü. Mezarı Moskova’da bulunuyor.
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim. Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak, ve ipek bir halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim. Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim… Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim.”
Devlet, ne fısıldıyor!
“Devlet bazen konuşmaz, fısıldar. Bazen de en sağır edici sessizliğinde, masaya bir resim ve bir şiir bırakır. MİT'in Nâzım Hikmet belgesini yayını, kamuoyunun sandığı gibi bir "jest" veya "arşiv açma" rutini değildir. Bu, istihbarat sanatının zirvesinde, ustaca kurgulanmış bir 'Sinyal Operasyonu'dur.”
Bu değerlendirme İstihbarat Uzmanı Serkan Yıldız’a ait. Yıldız, neden Nâzım? Sorusunu yöneltiyor ve “Ve neden en popüler, en "birleştirici" şiiri "Davet"? Bu bir oksimoron değil mi? Değil. Bu, 'Karşıt Sembolü İçselleştirme' tekniğidir. Yani, hasmının en güçlü silahını alıp, kendi cephaneliğine katmaktır.
Propaganda literatüründe buna "Semantik Hakimiyet" denir. Bir kavramın, bir ismin veya bir sembolün içini boşaltıp, kendi stratejik hedefinize göre yeniden doldurursunuz. Nâzım, yıllarca belli bir ideolojinin bayrağıydı. Devlet şimdi diyor ki: "Hayır, Nâzım benim de mirasım. Onun vatan hasreti, benim de hasretim." Bu hamle, sembol üzerindeki tekeli kırmaktır.”
Kimin tekeli kırıldı?
Uzman Serkan Yıldız, “Şimdi gelelim zamanlamaya; "Türk & Türkiyeli" kavgası. Toplumun fay hatlarını zorlayan, kimlik siyasetinin en tehlikeli koridoru. İşte bu kavgada herkes kendi kalesinden bağırırken, Teşkilat oyunun kurallarını değiştiriyor. Şiirin kendisine odaklanın: "Yaşamak bir ağaç gibi TEK ve HÜR..." Bu, "Türk" kimliğinin bireysel ve egemen duruşuna bir selamdır.
Ama hemen ardından ne diyor? "...ve bir orman gibi KARDEŞÇESİNE." … çoğulcu, kapsayıcı ve birliktelik arzusuna doğrudan bir göndermedir. MİT, bu iki dizeyle tartışmanın iki tarafına da göz kırpıp, onları aynı metinde buluşturuyor. Taraf tutmuyor, sahanın tamamını yeniden tanımlıyor. Bu, politik bir hamle değil, politik bir mimaridir.”
MİT'in yayınladığı şey, Nâzım'ın bir şiiri değildir. Devletin, topluma bir şiir formunda sunduğu yeni bir 'Milli Mutabakat Metni' teklifidir. Bir davettir. Sizi, "ağaç gibi tek ve hür" ama "orman gibi kardeşçe" olacağınız yeni bir oyun sahasına davet ediyor. Asıl soru şu: Bu daveti kim, nasıl okuyacak ve bu oyunu kimin kurallarıyla oynayacağız?”
Serkan Yıldız’ın değerlendirmeleri arasında Türkiyelilik çağrısını da içerdiği ifadesi zorlamadır. Nazım Hikmet’in portresi ve yine el yazması şiirinin en kuvvetli vurgusunun birlik ve kardeşlik olduğu kesindir. Türk Devleti’nin Kürtler için öteki bakışının hiç olmadığının sayısız örnekleri vardır. Örnekleri İran, Suriye ve Irak’taki Kürtlerin yaşadıkları üzerinden rahatlıkla okuyabilirsiniz.
İran ve Suriye’de kimlik yani vatandaşlık dahi verilmediğini, Irak’ta uğradıkları mezalimden kaçarak Türkiye’ye sığınmış olmaları tarihi vesikadır.
Meseleye Müslüman Kürt kardeşimin, bu gerçekler üzerinden baktığını düşünüyorum.