Doksanlı yılların sonlarıydı. Erzurum’un ayazı, üniversite koridorlarında bile kendini hissettirirdi ama o soğuk duvarlar arasında sıcacık bir kapı hep aralıktı: Erol Hocam’ın odası.
Edebiyat Fakültesi’nin giriş katından sağa dönüp ilerlediğinizde, koridorun tam ortasında bir durak vardı biz öğrenciler için. O odaya uğramadan geçmek neredeyse imkânsızdı. Çünkü Erol Hoca yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir yol gösterici, bir ağabey, çoğu zaman da bir baba gibiydi.
O dönemler kırklı yaşlarında olan hocamızın odası, kitaplarla çevrili bir bilgelik mekânıydı. Masasının üzeri her daim çalışma kağıtlarıyla dolu olurdu. Raflar dolusu kitap arasında, elinde fazla olanları öğrencilere hediye etmesi onun zarif bir âdetiydi. Bu cömertlik yalnızca kitapla sınırlı kalmazdı; zamanını, bilgisini, ilgisini ve tecrübesini de aynı içtenlikle paylaşırdı. Bazen ona görünmeden geçmeye çalışırdık odasının önünden. Fark ettiğinde mutlaka nazikçe davet eder, çay eşliğinde kısa ama öğretici bir sohbet gerçekleştirirdi.
Erol Kürkçüoğlu, öğretmen olarak başladığı eğitim yolculuğunu akademik anlamda Atatürk Üniversitesi’nde tamamladı ve oradan emekli oldu. Gençlik yıllarında Erzurum Atatürk Lisesi’nde tarih öğretmeni olarak görev yaptı. Sadece sınıf içinde değil, toplumsal hayatın içinde de aktifti. Sivil toplum kuruluşlarında görev aldı, televizyon programlarında tarihî meseleleri gündeme taşıdı, köşe yazılarıyla fikir dünyasına katkı sundu.
Bizim dersimize Türk tarihi alanında girerdi. Ama sadece ders anlatmaz, geçmişin inceliklerini bugünün diliyle anlatan bir söz ustası gibi konuşurdu. Özellikle Ermeni meselesi üzerine derinlemesine çalışmış, bu konuda sayısız makale ve kitap kaleme almıştı. Sessiz, derin, ilmî bir mücadeleydi onunki.
Yıllar sonra öğrendik ki, yıllarca biriktirdiği kıymetli kütüphanesini, Türk-Ermeni İlişkileri Merkezi’ne bağışlamış. Bu merkez, Erzurum Kalesi'nin eteklerinde yer alan ve onun ilmî mirasını yaşatan bir bilgi yuvası artık. Sağlığı elverdiği ölçüde üretmeye, yazmaya devam ediyor.
Kendisi yalnızca öğrencilerine bilgi sunan bir hoca değil, aynı zamanda onların yürüyüşlerine yön veren bir rehberdi. Benim hem bitirme tezimin hem de yüksek lisans tezimde onun imzası vardı. Akademik hayata adım atmam için büyük bir çaba sarf etti, bana yol açmak için pek çok kapıyı zorladı. Belki o yolun sonu bana nasip olmadı ama o süreçte gösterdiği samimiyet, inanç ve desteği daima yanımda hissettim. Erol Hoca’nın ilmî birikimi kadar insanî yönü de kıymetliydi; bana düşen de onun bıraktığı izleri unutmamak ve hatırlamaktır.
Bir gün kızlarımla birlikte sizi ziyarete geldiğimde, bizi bir dede sıcaklığıyla karşıladınız. Fakülte kantininden kendi ellerinizle bir şeyler alıp getirdiniz; çocuklarıma öyle içten, öyle şefkatli yaklaştınız ki o günü asla unutamam. O an, sizin sadece bir öğretici değil, bir yürek insanı olduğunuzu bir kez daha hissettirdi bana.
Kıymetli hocam... Siz bize üniversiteyi sadece bir yükseköğretim kurumu değil, bir aile gibi hissettirdiniz. O koridorda başlayan dostluk, yıllar geçse de yüreğimizde taptaze. Allah sizden razı olsun. Varlığınız, sadece bir öğrencinin değil, bir neslin hayatında iz bıraktı.