Üniversitenin ikinci sınıfındaydık. Bir söylenti dolanıyordu fakültede: "Bu dönem dersimize Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nden bir hoca gelecekmiş..."
Kimdi? Nasıl biriydi? Hangi dersi verecekti? Merakımız her geçen gün daha da artıyordu. Tüm bu soruların cevabı, Eylül ayının sonunda başlayan yeni eğitim-öğretim döneminde netlik kazandı.
Evet, dersimize gelen isim Gürsoy Solmaz hocaydı.
İlk bakışta fark edilen bir farklılık vardı onda. Gürsoy Hoca, yalnızca bir akademisyen değildi. Klasik bir üniversite hocasının ötesinde, entelektüel birikimi, insana yaklaşımı ve duruşuyla bambaşka biriydi. Uzun saçları, kendine has konuşma tarzı ve bakışlarıyla zaten sıradan bir hoca olmayacağını ilk dersten anlamıştık.
Aslen Sarıkamışlıydı. Van’da görev yaparken mezun olduğu Atatürk Üniversitesi’ne geri dönmüştü. Bu dönüş, sadece mekânsal değil, ruhsal bir yolculuktu sanki. Erzurum onun hem geçmişi hem de yeniden filizlendiği yer olmuştu.
Ama esas farkını zamanla gördük.
Geceleri dersten çıkınca soluğu sosyal tesislerde alırdık. Çaylarımızı yudumlarken Gürsoy Hoca mutlaka yanımıza uğrardı. O anlar derslerin dışında bir başka eğitim alanıydı bizim için. Sohbet eder, kitaplardan konuşur, hayatı tartışırdık. Üniversite yıllarım boyunca şehir içi ve şehir dışı yaptığımız gezilerin çoğu onun fikriydi, onun emeğiydi. İlk defa onun sayesinde Erzurum dışına çıktım; Kars’ı, Van’ı onun rehberliğinde tanıdım. Coğrafyayı görmek kadar, bir bakış açısını tanımaktı bu.
Kitaplara olan düşkünlüğüyle, eser üretme konusundaki kararlılığıyla bize örnek oldu hep. “Yazmak emek ister, sabır ister” derdi. O sözü hâlâ kulaklarımda çınlar.
Gürsoy Hocam bizlere sadece bilgi sunmadı; düşünme biçimi sundu, sorgulama becerisi kazandırdı. Sık sık evine konuk olurduk. Kaç kere gittiğimizi, kaç kere çayını içtiğimizi hatırlamıyorum. Her gidişimizde kapısını sevgiyle açan eşi, kendisi gibi içten, samimi ve sıcakkanlı bir insandı. O evde sadece çay değil; dostluk, güven, samimiyet de içerdik.
Ve elbette onun meşhur sözleri... Ders aralarında ya da sohbet esnasında en çok kullandığı ifadelerden ikisi hep aklımda kaldı: “Gani gani” ve “Farz-ı muhal...” Bu sözler, onun hem diline hem düşünce tarzına sinmişti. Basit kelimelerle derin anlamlar oluşturuyordu. Hayatın içinde derinliği olan bir anlatıcıydı o.
Yıllarca üniversiteye emek verdi. Her öğrencisinin zihninde ve kalbinde yer etmeyi başardı. İki yıl önce emekliye ayrıldı ama onun öğretmenliği hiç emekli olmadı. Çünkü hâlâ öğretiyor, hâlâ yön gösteriyor — belki kürsüde değil ama hayatın içinde…
Gürsoy Solmaz Hocam aynı zamanda fotoğraf tutkunuydu. Elinde makinesiyle doğayı, insanı, detayı yakalamaya âşıktı. Hayatın güzelliklerini adeta bir şair gibi kadraja alırdı. Fotoğrafla düşündüren bir bakışa sahipti.
Bugün hâlâ ailece görüştüğüm, her sohbetten yeni bir pencere açan, birçok konuda kendime örnek aldığım kıymetli hocam…
Ömrünüz uzun, yolunuz açık olsun. Gani gani…
Taner hocam öncelikle saygı ve selamlarımi sunarım, babam hakkında söyledikleriniz ve düşüncelerinizi çok kıymetli sizlere çok teşekkür ederim.
Selam ve dua ile Altuğ hocam daha fazlası aslında biz sadece bir kaç cümleye sığdırmaya çalıştık.
Canım dedemin nasıl bir öğretmen olduğunu merak ederdim. Zaten bize güler güzle yaklaşır konuşurken gözleri parlar o konuştukça ruha dokunur ve rahatlatır. Bunu bir tek bize yapmazdı komşulara, arkadaşlarına, çocuklara da böyle davranırdı. Bunu okuyunca dedemin nasıl bir öğretmen olduğunu anladım. Çoğu yönde onu örnek almayı deniyorum zaten başka örnek alabileceğim dedemden daha iyi biri yok. Ben her çocuktan daha şanslıydım çünkü böyle tatlı güler yüzlü bir dedem var.
Güzel bir yüreği, güzel bir yürek yorumlamış, sağlıklı mutlu uzun ömürler diliyorum ✋