İnsanlık tarihi çoğu zaman ilerleme hikâyesi olarak anlatılır.
Ateşin bulunması, tekerleğin icadı, yazının ortaya çıkışı, sanayi devrimi, dijital çağ…
Her aşamada insanın gücü artmış, sınırları genişlemiştir.
Fakat bu hikâye genellikle eksik anlatılır.
Çünkü insanlık tarihi aynı zamanda azgınlaşmanın, unutmanın ve kendini yeterli zannetmenin de tarihidir.
Kur’an-Kerim, bu gerçeği (mealen) tek bir cümleyle özetler:
“İnsan kendini müstağni gördüğünde azgınlaşır.”
Yani insan, ihtiyaç hissetmediği anda tehlikeli hâle gelir.
Bugün insanlık, tarihte eşi görülmemiş bir eşiğe gelmiştir.
Hastalıkların büyük kısmı kontrol altına alınmıştır.
Ömürler uzamakta, organlar yedeklenmekte, makineler düşünmekte, robotlar çalışmaktadır.
İnsan ilk defa bu kadar “güvende” hissetmektedir.
Ama tam da bu noktada sormamız gereken bir soru vardır:
İnsan ne zaman Allah’a (CC) daha çok yönelir?
Darlıkta mı, bollukta mı?
Tecrübe gösteriyor ki; insan darlıkta dua eder, bollukta unutur.
Hazreti Musa kıssasında Karun’un anlatılması tesadüf değildir.
Karun, sadece zengin bir adam değildir.
O, ilmi kendine mal eden insan tipinin sembolüdür.
Karun’un düştüğü hata şudur:
“Ben bu servete, bendeki ilim sayesinde ulaştım.”
İlim, burada bir nimet olmaktan çıkıp bir kibir aracına dönüşür.
Çünkü ilim emanettir.
Emanet ise sahibini hatırlamayı gerektirir.
Karun’un hatası, altını sevmesi değil;
altını kendinden bilmesidir.
Bugün Karun figürü değişmiştir.
Artık karşımızda altın sandıkları taşıyan katırlar yok.
Ama onun yerine veri merkezleri, algoritmalar, yapay zekâlar, genetik laboratuvarları var.
İnsanın dili değişti, fakat zihniyeti değişmedi.
Bugünün insanı artık şöyle demektedir:
“Bu hastalığın çaresi var.”
“Bu problem çözülebilir.”
“Bu risk yönetilebilir.”
Bu cümlelerin kendisi yanlış değildir.
Yanlış olan, bu cümlelerin insanın kalbinde mutlak güven üretmesidir.
Çünkü mutlak güven yalnızca Cenab-ı Allah’a ait bir duygudur.
Teknoloji ilerledikçe insanın ihtiyaç alanları daralmaktadır.
İhtiyaç daraldıkça dua alanı küçülmektedir.
Dua küçüldükçe tevazu kaybolmaktadır.
Tevazu kayboldukça da insan kendini merkeze koymaktadır.
Bu yüzden modern çağın en büyük tehlikesi inkâr değildir.
Modern insan çoğu zaman Allah’ı (CC) inkâr etmez.
Ama O’nu haşa gereksiz bir yere iter.
Bu çok daha sessiz ve çok daha yıkıcı bir tehlikedir.
İnkâr tartışma doğurur.
İhmal ise çürütür.
İnsanlık tarihinde her büyük medeniyet, tam da zirvede iken çökmüştür.
Çünkü zirvede insan, haddini unutmaya daha meyillidir
Firavun bunun örneğidir.
Nemrut bunun örneğidir.
Karun bunun örneğidir.
Hepsinin ortak noktası şudur:
Gücü kendilerinden bilmişlerdir.
Bugün teknolojiyle güçlenen insan, aynı sınavdan geçmektedir.
Elindeki imkanlar arttıkça, “ben” duygusu da şişmektedir.
Ve şişen her yapı, er ya da geç çatlar.
Modern dünyada hastalıkların azalması, insanın şükür adabını zayıflatmaktadır.
Eskiden bir iyileşme, secde sebebiydi.
Bugün ise bir prosedür.
Eskiden ölüm yakındı.
Bugün ölüm ötelenmektedir.
Ölüm ötelenince ahiret silikleşmektedir.
Ahiret silikleşince dünya mutlaklaşır.
Dünya mutlaklaşınca da insan kendi benliğini putlaştırmaya başlar.
Bu süreç fark edilmez.
Sessiz ilerler.
Ama sonuçları çok ağırdır.
Teknoloji kendi başına ne hayırdır ne şer.
Onu kullanan kalbin yönü belirleyicidir.
Ahlâkla dengelenmeyen teknoloji, insanı yükseltmez;
onu şımartır.
Şımaran insan merhameti yük görür.
Sabır zahmet sayılır.
Sınır engel kabul edilir.
Oysa insanı insan yapan şey sınırdır.
Kul olduğunu bilen insan haddini bilir.
Haddini bilen insan ise emaneti korur.
Bugün en çok konuşmamız gereken mesele şudur:
İnsan, her şeye gücü yettiğini sandığı bir dünyada, hâlâ kul kalabilecek mi?
Çünkü asıl imtihan yoklukta değil, varlıktadır.
Asıl sınav zorlukta değil, kolaylıktadır.
Yüce Kur’an’ın Karun’u anlatmasının sebebi de budur.
O kıssa geçmişe ait değildir.
Geleceğe yazılmış bir uyarıdır.
Sonuç olarak şunu açıkça söylemek gerekir:
Teknoloji insanı kurtarmaz.
Teknoloji insanı sınar.
Altın kalbi kurtarmadığı gibi,
bilgi de secde etmeyen bir zihni kurtarmaz.
Baki kalan değerler, tonlarca servetten daha kıymetlidir.
Bunu bugün anlamasak da bir gün anlayacağız.
Çünkü her çağda hakikat aynıdır:
İnsan haddini unuttuğunda, elindekiler ona yük olur.
Ve emanet mülk sanıldığında, nimet imtihana dönüşür.