Yakın zamanlara kadar Erzurum şehrinin görünümünü şekillendiren, fiziki gelişimini belirleyen ve sınırlandıran en önemli unsur Erzurum Kalesi’ydi. Erzurum, Doğu Roma Dönemi’nde bir kale olarak inşa edilmiş ve planlaması buna göre yapılmıştı. Sonraki süreçte bir şehirleşme süreci yaşansa da kale olma vasfını asırlar boyunca muhafaza etmişti. Benzer bir durum Osmanlı Dönemi için de geçerliydi. Osmanlı hâkimiyetinin ilk zamanlarında şehirde yapılan binaların hemen tamamı kaleyle ilişkili olup askerî nitelikteydi. Bu durum genel anlamıyla XVI. yüzyıl boyunca devam etti. Erzurum bu dönemde her ne kadar şehirleşme yönünden belli bir mesafe kat etse de daha çok Safevîler ve Gürcülerle yapılan ve sonu gelmeyen savaşlar için önemli bir askerî üs ve mükemmel bir sınır karakolu oldu. Takip eden XVII ve XVIII. yüzyıllarda Erzurum, daha sivil bir görünüme kavuştu. Bu durum XIX. yüzyılın başlarından itibaren Rus tehdidinin ortaya çıkması üzerine tersine döndü ve şehir hızlı bir şekilde askerî bir hüviyet kazandı.
Klasik Osmanlı Dönemi’nde, Doğu Roma’dan kalan çift surun çevrelediği alan “şehir”, surların dışında kalan alanlar ise “varoş” olarak adlandırılmıştı. Bu surların üzerinde bulunan Gürcükapı, Tebrizkapı, Erzincankapı isimli kapılar oldukça büyük ve sağlam olup demir kaplamaydı. Bunlara Osmanlı Dönemi’nde Yenikapı eklendi. Bu kapılardan şehre girmek için kale hendeği üzerindeki köprülerden geçmek gerekiyordu. Akşam olunca kapatılan kapılarda “bevvab (kapıcı)” denilen askerler nöbet tutmaktaydı. Bu kapıları birbirine bağlayan çift sur yaklaşık 2,5 kilometre uzunluğundaydı. Surların iç kısmındaki yaklaşık 400 dönümlük alanda, yani şehir denilen bölümde, 20 civarında mahalle iç içe geçmiş durumdaydı.
XVI. yüzyılın sonlarında epeyce büyümüş olan varoş mahallelerini içine alan yeni bir sur yapıldı. 1577’de tamamlanan bu üçüncü surun uzunluğu yaklaşık olarak altı kilometre idi. Şehrin doğusundaki Topdağı’nın yamaçlarından başlayan sur, Kavak Mahallesi’ni içine aldıktan sonra ova tarafında batıya dönerek Kadıoğlu Mahallesi ve Gez Mahallesi’ni içine alıyordu. Surun bu kısmı, yaklaşık olarak bugünkü 50. Yıl Caddesi istikametinden geçmekteydi. Ardından güneye, yani yukarıya doğru dönüp Çaykara Deresi’nin batısından, Mumcu Mahallelerini içine alarak Dere Mahallesi’ne ulaşıyordu. Bu kısım ise günümüzde Gez Mahallesi’nden Erzurum Lisesine doğru çıkan cadde istikametindeydi. Sur daha sonra doğuya dönüyor ve Çırçır, Yoncalık, Mahmudiye, Gâvurboğan, Habibefendi mahallelerini kuşatıyordu. Sonra Topdağı’na yakın bir yerde kuzeye dönüyor ve Demirayak, Höllük ve Abdurrahmanağa Mahallelerini içine alarak Kavak Mahallesi’ne ulaşıyordu. Bu sur yapılmadan önce varoş mahallelerinde yaşayanlar, herhangi bir savaş durumunda surlarla çevrili olan şehre sığınırlardı. Bu nedenle şehirdeki ev ve meskenlerin bir bölümü boş tutulurdu.
XIX. yüzyılın başlarına kadar net bir şekilde görülen bu sur, şehrin gelişimi önünde yeni bir sınır teşkil etmişti. Sur ile varoş mahalleleri arasında mezarlıklar ve bostan tarlaları vardı. Özellikle kuzey kesimindeki bostan tarlaları da zamanla yerleşime açılmış ve varoş mahalleleri bahsettiğimiz üçüncü sura dayanmıştı. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, şehrin batıya doğru genişlemesi sonucunda, bu sur ile şehir arasında yer alan Çaykara Deresi arasındaki alana Gureba Hastanesi ve İdadi Mektebi gibi resmî binalar yapıldı. XIX. yüzyıl itibarıyla üçüncü sur ortadan kalkmış olsa da surun geçtiği güzergâh, varoş mahallelerinin sınırlarını teşkil ediyordu. Varoş mahalleleriyle birlikte Erzurum şehrinin meskûn alanı yaklaşık olarak 2,5 kilometrekareydi.