Selefilik:
İslam tarihinde bazı kavramlar vardır ki, zamanla yerinden koparılır ve bambaşka anlamlarla dolaşıma sokulur. “Selef” kavramı da bunlardan biridir. Bugün sıkça duyduğumuz “Selefilik” ile, İslam’ın ilk kuşaklarını ifade eden Selef-i Sâlihîn arasında hiç bir bağ yoktur.
Selef-i Sâlihîn; sahabe ve onları takip eden kuşakların temsil ettiği ahlâk, ilim ve hikmet geleneğidir. Bu anlayışta Kur’an-ı Kerim ve sünnete bağlılık vardır ama aynı zamanda akıl, bağlam ve ortak ilim birikimi de vardır. Yani sadece metne bakılmaz; metnin neyi hedeflediği de düşünülür.
Bugün “Selefilik” adıyla ortaya çıkan anlayış ise bu çok yönlü mirası büyük ölçüde tek boyutlu bir okuma biçimine indirgemiştir. Ayet ve hadisler, çoğu zaman bağlamından koparılmış; tarih, dil ve yorum geleneği göz ardı edilmiştir. Metinler adeta dondurulmuş, anlamın derinliği kaybolmuştur.
Bu yaklaşımın sonucu olarak katı, uzlaşmaz ve sert bir din dili ortaya çıkmıştır. Farklı düşünenler kolayca dışlanmış, hatta tekfir edilmiştir. Oysa İslam tarihi boyunca Ehl-i Sünnet geleneği, ihtilafla birlikte yaşamayı bilen; akıl ile nakli birlikte yürüten bir çizgi olmuştur.
Mesele yalnızca dinî bir tartışma da değildir. Çünkü fikirler, özellikle dinî fikirler, çoğu zaman siyasetten ve güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Soğuk Savaş’tan sonra Batı’nın İslam dünyasına bakışı, “anlamak”tan çok yönetmek ve kontrol etmek eksenine kaymıştır. Bu süreçte İslam dünyası, kendi iç zenginliğiyle değil; sorunlu ve çatışmalı bir alan gibi sunulmuştur.
Selefi düşüncenin yaygınlaştığı coğrafyalara bakıldığında — Orta Doğu, Afganistan hattı, Kuzey Afrika — bu bölgelerin aynı zamanda yoğun dış müdahalelere maruz kaldığı görülür. Elbette her şeyi tek bir plana bağlamak doğru olmaz; ancak bazı düşünce biçimlerinin görmezden gelindiği, bazılarının ise dolaylı olarak teşvik edildiği gerçeğini de yok sayamayız.
Ortaya çıkan tablo şudur:
Selefilik, İslam’ı anlatan bir dil üretmekten çok, İslam’ı problemli gösteren bir görüntü oluşturmuştur. Şiddet, cezalandırma ve dışlama üzerinden şekillenen bu algı, Batı’da İslam’ın merhamet ve hikmet yönünü görünmez kılmıştır. Bunun bedelini de en çok Müslüman toplumlar ödemiştir.
Ancak burada yalnızca dış etkenleri suçlamak da eksik olur. Asıl sorulması gereken soru şudur:
Biz bu süreçte nerede durduk?
İlahiyat camiası, sahip olduğu derin bilgi birikimini yeterince toplumla buluşturamamış; sahayı daha yüksek sesle konuşan, daha keskin ama daha sığ yorumlara bırakmıştır. Sorun bilgi eksikliği değil, bilginin halka ulaşamamasıdır. Bu sessizlik kasıtlı olmasa bile, aşırılığın önünü açmıştır.
Oysa İslam medeniyeti tek sesli değildir. Çok katmanlıdır, çok yönlüdür ve hikmet merkezlidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, Selef adına ortaya çıkan modern ideolojilere teslim olmak değil; Selef-i Sâlihîn’in edep, denge ve merhamet anlayışını yeniden hatırlamaktır.
Çünkü mesele “selef” değildir.
Mesele, hangi selef anlayışıyla yürüdüğümüzdür.