İnsan davranışları sadece akılla değil, kalbin ve nefsin ortak diliyle şekillenir.
Bugün bilim, beynin ödül ve tehdit sistemlerini anlatırken; kadim irfan, asırlardır insanın iç mücadelesine işaret eder.
Aslında söylenen aynıdır: İnsan, başkasına verdiği tepkiyle kendi iç hâlini ele verir.
Eleştiri ve alkış da böyledir.
Biri nefsi besler, diğeri kalbi olgunlaştırır.
Eleştirmek insana gizli bir üstünlük hissi verir.
Kişi kendini yukarıda, karşısındakini aşağıda konumlandırır.
Bu hâl nefsin hoşuna gider.
İnsan farkında olmadan rahatlar.
Bugün nöropsikolojinin “ödül hissi” dediği şey, tasavvuf dilinde nefsin tatminidir.
Bu yüzden eleştiri kolaydır.
Çaba istemez.
Kalbi yormaz.
İnsanı kendisiyle yüzleştirmez.
Alkışlamak ise zordur.
Çünkü alkış, başkasının güzelliğini teslim etmeyi gerektirir.
Ve bu teslimiyet, insanı önce kendi eksikleriyle karşı karşıya bırakır.
Hz. Mevlânâ bu hâli asırlar önce şöyle anlatır:
“Başkalarının kusurunu görmekte kartal olan, kendi kusurunu görmekte köstebek olur.”
Eleştiri, insanı dışarıya baktırır.
Alkış ise içeriye çağırır.
Bu yüzden alkış, alçakgönüllülük ister.
Egonun geri çekilmesini, kalbin öne çıkmasını gerektirir.
Nöropsikolojik olarak bakıldığında da alkış, olgun beynin işidir.
Muhakeme, empati ve benlik farkındalığı olmadan samimi bir takdir mümkün değildir.
Alvarlı Efe Hazretleri der ki: “Güzel gören güzel düşünür…”
Erzurumlu İsmail Hakkı Hazretleri ise, bu iç mücadelenin merkezine nefsin sesini koyar:
“Nefsini bilen, haddini bilir.”
Alkışlayamayan insanın meselesi çoğu zaman karşısındaki değil, kendi haddini kabullenemeyişidir.
Bazı yerlerde haset, açık bir düşmanlık şeklinde değil; alkışın eksikliğinde sessizce güçlenir.
Başarı görülür ama ses bulmaz, iyilik fark edilir ama sahiplenilmez.
Bu sessizlik, çoğu zaman bir kötülük niyetinden değil, kalabalıkların kendi sınırlarıyla yüzleşmekte zorlanmasından doğar.
Böyle iklimlerde başarı ya yol alır ve kök salmak için başka topraklara yönelir; ya da bulunduğu yerde ağır ağır sessizleşir.
Bu bir itham değil, insan nefsinin her çağda tekrar eden tanıdık hikâyesidir.
Oysa marifet iltifata tabidir.
Bu söz sadece bir edep cümlesi değil, insanın ruh ve zihin yapısına dair derin bir hakikattir.
Takdir edilen iyilik çoğalır.
Görmezden gelinen güzellik solar.
Sürekli eleştirilen emek ise ya kabuk bağlar ya da küser.
Toplumlar da insanlar gibidir.
Eleştirinin bol, alkışın cimri olduğu yerde iyi olan geri çekilir.
Gürültü artar ama bereket azalır.
Konuşan çoğalır ama hikmet kaybolur.
Eleştirinin hiç yapılmaması gerektiğini söylemek mümkün değildir.
Fakat eleştirinin bir insafı vardır.
İnsafını kaybeden eleştiri, hakikat arayışı olmaktan çıkar, nefsin sözü hâline gelir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şudur: Eleştiri aklı tatmin edebilir,
ama alkış kalbi terbiye eder.
Ve kalbi terbiye edilmemiş bir toplumda ne ilim kalıcı olur ne de iyilik kök salar.
Bazen bir alkış, bin sözden daha çok yol açar.
Çünkü alkış sadece karşıdakini değil, alkışlayanı da büyütür.
Erzurumlu Emrah’ın dediği gibi: “Aşkı olmayanın alkışı olmaz.”
emeğinize sağlık teşekkürler.
tebrkiler başarılar
güzel bir yazı
Selamun aleyküm kıymetli Mehmet hocam sizi gerçekten çok seviyor ve taktir ediyorum rabbim bütün doktorlarımızı sizin gibi ahlaklı ve insanlara cidden yardımcı olanlardan eylesin amin sizlere de hayırlı imanlı uzun ömürler nasip etsin amin
harika bir yazı.