Eren, abdal, derviş, misyoner...
Hangisi sizin fikrinize hizmet etsin istersiniz?
…
Ne zaman genç bir meslektaşımla eğitim üzerine söyleşsem…
Ya da ne zaman şimdi olduğu gibi öğretmen, öğretmene şiddet, okulda şiddet gibi akıl almaz olağanüstülükler gündeme gelse…
Aklım hemen ‘Bildiğin en iyi öğretmen kim?’ sorusuna kayıyor. Bu soruya benim bir değil, onlarca yanıtım olsa da ve her gün yeni yanıtlar eklense de belleğime, yine de bu soru beraberinde hep çok özel bir biyografiyi sürükleyip getiriyor; Sıdıka Avar’ın gerçek hikâyesini:
1957 güzü…
İktidarda o dönemde ‘Beşinci Menderes Hükûmeti’ olarak adlandırılan hükumet var. Okulların açılma zamanı…
Ve dönemin en tanınmış gazetecilerinden Hikmet Feridun Es, dönemin yok satan mecmuasına, ‘Hayat Dergisi’ne öğretmen Sıdıka Avar’ın hikâyesini yazıyor.
Deneyimli gazeteci, 1957’nin Türkiye’sinde geçerli sosyo-kültürel gereksinimleri göz önünde bulundurarak eğitimciler için bir rol-model öneriyor aslında. Bunu, tam da okulların açıldığı günlere denk getiriyor ki Anadolu’nun dört bir yanına dağılacak öğretmenler, nasıl bir ‘misyon’ omuzladıklarını anımsasınlar ve gereğini yapsınlar:
Hayat’ta yayımlanan ve okuyanları 25 yıl önceye, Ata’nın hayatta olduğu günlere götüren o yazı aynen şöyledir:
“Yıllar önce…
İzmir Kadınlar Hapishanesindeki mahkûm kadınlara akşam dersleri verilmesi kararlaştırılmıştı. Bir gün İzmir Milli Eğitim Müdürünün odasına zayıf, ufak-tefek bir genç kız girdi:
-Ben bu dersleri memnuniyetle kabul ederim, efendim.
dedi.
Müdür şaşırmıştı. Karşısındaki genç kız, öğretmen okulundan yeni çıkmış, üstelik son derece de hassas mizaçlı bir insana benziyordu. Müdür, hapishanedeki tipleri gözünün önüne getirdi. Olacak şey değildi...
Lakin düşüncesini belli etmedi.
-Peki, hoca hanım, bu işle meşgul olacağım
dedi.
İki hafta geçmeden, genç kız, soğuk ışıklar altındaki hapishane koğuşunda akşam derslerine başlamıştı. İşi bittikten sonra ince pardösüsünün yakasını kaldırıyor, süngülü nöbetçilerin, zincirli kapıların arasından geçerek sokağa çıkıyor ve hızlı adımlarla evine koşuyordu.
Hapishane müdürü de Milli Eğitim Müdürü gibi hayretler içinde idi.
O kavgacı, o geçimsiz mahkumlar, genç öğretmeni hem sevmeye hem saymaya başlamışlardı. Kadınlar hapishanesinde ilk defa böyle bir hava esiyordu. Fakat işinde inanılmaz bir başarı gösteren kız, bir süre sonra acayip bir suçla adliyeye götürüldü.
Hakkındaki suçlama: Misyonerlik...
Çoğu isimsiz ihbarlarla gittikçe kabaran dosyalar hep aynı kişiden, bir misyoner öğretmenden bahsediyordu. Neler neler yapmamıştı ki…
Kadınlar hapishanesi derken Kinder Garten Teşkilatında çalışmalar, çocuklara iyi insan olmak etrafında birtakım telkinler…
Bütün bunlar misyonerlik denilen şeyden başka ne idi?
★★
İş o kadar dallanıp budaklandı ki Ankara'ya kadar intikal etti ve onca mühim işi arasında Atatürk de bu meseleyi merak etti.
-Bana misyoner öğretmenin dosyasını getiriniz.
dedi. Bütün bir gece o dosyayı inceledikten sonra, hemen ertesi gün öğretmen Sıdıka Avar'ı yanına çağırttı. Genç öğretmen Atatürk'ün karşısına çıktığı vakit bir yaprak gibi titriyordu. Atatürk, bu ufak tefek kıza hayretle baktı.
-Misyoner öğretmen sensin, öyle mi?
diye sordu. Avar şaşırmıştı.
-Efendim, ben öğretmen Avar’ım…
diye fısıldadı.
Atatürk, o zaman genç öğretmene doğru parmağını uzatarak yüksek sesle şunları söyledi:
- Hayır, sen misyoner Avar'sın ve bana senin gibi misyonerler lazım!
Bu sözünden sonra da Atatürk fikirlerini bir ideal çerçevesi içerisine oturttu:
‘Bir toplum, her şeyden evvel aile müessesesi yoluyla, bilhassa da kadın yoluyla kazanılabilirdi. Genç öğretmen Doğuya gidecekti. Oradaki genç kızları, hatta bunların arasında hiç Türkçe bilmeyenleri bile toplayacaktı…
Onları, bu toplumun kültür ve medeniyet potasında yetiştirecekti; sonra bu çocuklar birer ışık huzmesi altında köylere gönderecekti…’
Bu çerçeveyi çizdikten sonra Reisicumhur Gazi Paşa tekrar Sıdıka Avar’a döndü:
-Git, memleketin içine gir, dağ köylerine uzan, orada bizden ışık bekleyen yarının annelerini göreceksin…
Genç öğretmen, içi içine sığmaz bir halde odadan çıktı.
İşte o Avar, yıllarca ve yıllarca doğu illerinde çalıştı. Olgunlaştıktan sonra üstlendiği Kız Enstitüsü Müdürlüğünde inanılmaz işlerle meşgul oldu. Şimdi Elazığ-Tunceli-Bingöl çevrelerindeki halk, bu ufak tefek kadından tıpkı bir kutsal şahsiyetten bahseder gibi bahsediyor. Onun hakkında iki yüze yakın mâni, masal ve yöre çocuklarının dilinde sayısız Avar şarkıları vardır.
O, yol vermez, geçit tanımaz dağlara at sırtında tırmanır, dağ köylerinden, çoğu esmer köy kızlarını toplar, onları kendi ceketine sarıp okuluna götürür…
Avar, Doğuda gerçekten inanılmaz bir isimdir. Bu masal kadının dağların tepesindeki köylere öğrenci toplamak için gittiği zaman köylüler:
- Kızımı da götür Avar öğretmen!
diye atın üzengisine yapışıyorlardı.
Şehre, Avar'ın okuluna gelen kızları siz üç dört yıl sonra görünüz. Ben, gittim ve bir insanı biçimlendirmeye dair en çarpıcı mucizelerden birini işte orada gözlerimle gördüm!” diyordu Hikmet Feridun Es…
★★
‘Görecelik’ (izafiyet, rölativite, bakış açısına göre değişkenlik durumu) dediğimiz şeyin en çarpıcı örneklerinden biri işte tam da bu ‘idealist öğretmen hikâyesinde’ gizlidir:
Birilerinin ‘Cumhuriyet’i böyle kurduk’ diyerek, heyecanla, şevkle okuduğu bu gerçek hikâyeyi, birileri de Cumhuriyet rejiminin kurucusu Atatürk’e duyduğu öfke ve kinin etkisiyle, tamamen farklı anlamlar yükleyerek değerlendirir.
Ama onun bile daha ilerisi var: Dersim Gazetesi adlı network haber portalının 29 Temmuz 2019 tarihli yayımında ‘Sıdıka Avar’ın dağdan kopardığı çiçekler’ başlığı altında ifade edildiği gibi kimileri de Sıdıka Avar’ın yaptığı işi kötü niyetli ve -inanması hakikaten güç ama- sömürgeci bir çalışma olarak değerlendirebiliyor. Doğan Munzuroğlu imzasıyla yayımlanan o yazıda deniyor ki:
‘(…) Avar, Atatürk’ün emri ile bölgeye gönderilmiş misyoner öğretmendir. Türk Misyoner öğretmen kavramı bizzat kendisinin kullandığı bir sıfattır. Avar, özel bir örnektir. Benimsediği ideoloji uğruna göze alamayacağı zorluk yok gibidir. Bu ideoloji onu adeta kör etmiştir. İdeali uğruna her türlü zorluğu göze almaktadır. ‘Cahil ve yobaz’ halka modern yaşamı götürecektir. Ama bunu neden Türklük ruhu ile götüreceğini sorgulamaz. Kürt çocuklarını neden Türkleştirmek gerektiğini hiç sorgulamaz. (…) Avar’ın mensubu olduğu tekçi Kemalist paradigma bütün öteki fikirlerin üstünü örtmektedir. Onun tarif ettiği modern yaşam bugün sıkça duyduğumuz tek dil, tek millet düsturudur.’
?!?
Şimdi ne diyelim biz buna?
‘Hiçbir iyilik cezasız kalmaz’ deyip içlenelim mi, yoksa ‘Vay canına, bizim etle tırnak gibi iç içe olduğumuz Kürt kardeşlerimizin soyuna böyle kast edilmiş demek ki’ deyip tarihimizin en çarpıcı aydınlanma masalına hınçlanalım mı?
Ne yapalım?
★★
Tıpkı Türk-Kürt birlikte söylediğimiz o güzel türkümüzdeki gibi: ‘İyinin de kötünün de hudutları yoğ’imiş’…
Bizim dünyamızda elbette.
Ama her yerde de öyle değildir zahar!
Eren, abdal, derviş, misyoner…
Bunlar her çağda, her medeniyette, farklı ideoloji ve idealler içerisinde karşımıza çıkan ‘önemli sosyo-kültürel figürler’. Adanmışlığı, kendinden vaz geçmişliği ifade ederler. Toplumu alıp bir yerden başka bir yere taşırlar.
Sizi, bizi, hepimizi değiştirmeye çalışırlar.
Ve göreceli olarak tabii, tıpkı Sıdıka Avar ya da çok daha eski, Ahmed Yesevî’nin talebeleri Horasan Erleri -veya Erenleri- örneğinde olduğu gibi onların yaptıkları şeyi birileri övüp, kutsayıp, içselleştirirken birileri ise tehdit sayıp, yerip aşağılar, eleştirir ve kargışlar. Hangi tarafta doğduysanız siz de yüksek ihtimalle o tarafın fikrini benimsersiniz.
Hayat işte. Ölümüne izafîdir. Bugün de, her yerde…
★★
Şimdi…
Gündeme dönüp bitirelim:
Sizce kapısına x-ray cihazları yerleştirilmiş, önüne ikişer polis dikilmiş, disiplin ve güvenlik yönetmelikleri güncellenmiş, kuralları alabildiğine katılaşmış okullar mı toplumu iyileştirir?
Yoksa içinde Sıdıka Avar’ın izinden giden adanmış, idealist, ülkesine ve milletine aşık misyoner öğretmenlerin kök saldığı okullar mı?
İyi düşünün!
Sadece kendi çocuğunuzun değil, ülkenin de kaderi, sizin vereceğiniz yanıta bağlı; öyle düşünün…