Geçtiğimiz hafta “Şehrin rutinlerinden biri” başlıklı yazımda, “Doğu’da yaşamak kadar ölmek de zordur” demiş, bölgemizde kış mevsiminin sadece bir mevsim değil, hayatın bütün ritmini ağırlaştıran bir gerçeklik olduğunu vurgulamıştım.
Ne yalan söyleyeyim…
Bu ifadeleri kaleme alırken koca bir şehrin günlerce doğal gazsız kalacağını, insanların evlerinde titreyeceğini, iş yerlerinin kepenk kapatacağını aklımın ucundan dahi geçirmemiştim.
Ama bunu da gördük…
İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü, bu topraklarda yaşarken kulağımıza en çok çalınan cümlelerden biri. Doğrudur; sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel hayatın, üzerinde yaşadığınız coğrafyadan bağımsız şekillenmesi beklenemez. Coğrafya bazen bağlar, bazen zorlar.
Fakat…
İnsanların sorumluluklarını yerine getirmemesini, vurdumduymazlığı, iş bilmezliği “coğrafya” ile açıklamak ne kadar doğru?
Coğrafyayı kader olarak görmek, o “kadere” boyun eğmek anlamına gelmiyor mu?
Evet, bölgemizin kışı ağır.
Evet, şartlar çetin.
Ama dünyada bizden çok daha sert iklimlerde yaşayan milyonlarca insan var. Norveç’te, Kanada’da, Rusya’nın kuzeyinde…
Eksi 40’ı gören yerler var ama şehirler bir gün bile doğalgazsız kalmıyor, insanlar “kader” edebiyatı ile avutulmuyor.
O halde soru kendini dayatıyor: Sorun nerede?
Coğrafyanın suçu ne?
İnsan eliyle yapılan hataları doğanın kucağına bırakmak ne kadar doğru?
Gerçek şu ki sorun kışta değil; sorumluluğunu yerine getirmeyenlerde.
Soğukta değil; altyapıyı önemsemeyenlerde.
Kar’da değil; denetim yapmayan, hazırlık yapmayan, önlem almayanlarda.
Kısacası mesele coğrafyada değil; “kader” diyerek her yanlışın üzerini örten zihniyette...