Son yıllarda hemen her alanda olduğu gibi medya da ağır bir dejenerasyon sürecinden geçiyor. Liyakat ve mesleki tecrübenin yerini ilişki ağları, torpil ve popülerlik alınca; ortada ne haber kaldı ne de habercilik.
Yaşı 50’yi geçenler iyi hatırlar…
Bir zamanlar TRT muhabirleri konuştuğunda, insan haberin içeriğinden önce düzgün Türkçesine, diksiyonuna, hâkimiyetine gıpta ederdi. Kamera arkasındaki isimler de en az ekrandakiler kadar işinin ehliydi. Sonra ne olduysa oldu o tecrübeli kadrolar yavaş yavaş geri plana çekildi, yerlerine “eş-dost referanslı” isimler dolduruldu.
Sonuç malum...
Bu hastalık bir süre sonra sadece kamu yayıncılığıyla sınırlı kalmadı. Özel medya kuruluşları da aynı furyaya kapıldı. Ekranlar, her konuda “uzman” olan, her meselede ahkam kesen ve “çubuklu” diye tabir edilen tiplerle doldu.
Daha büyük kırılma ise özel kanalların yurt haber servislerini kapatıp ajans haberciliğine teslim olmasıyla yaşandı. O günden sonra medyanın altına adeta dinamit koyuldu.
Tek ses, tek görüntü…
Aynı haber metinleri, aynı montajlar, aynı kelimeler… Kanal değiştiriyorsunuz ama ekranda değişen hiçbir şey yok!
Ardından sunucu profilleri değişti. Eskiden muhabirlikten gelen, sahayı bilen isimler varken, reyting uğruna mankenler, ünlüler, sosyal medya figürleri ekranlara taşındı. İşin daha da kötüsü , “muhafazakar medya” olarak anılan bazı kuruluşların bile bu modaya ayak uydurmaya çalışmasıydı.
Elbette bu akıma direnen, mesleki çizgisini koruyan kanallar da oldu; hakkını yememek lazım. Ama genel tablo bu, skandallar, kirli ilişkiler, teşhir kültürü…
İş öyle bir noktaya geldi ki, kendisini “karşı mahalle”de konumlandıran gazeteciler bile “Biz ne oluyoruz?” demeye başladı. Gazeteci Nevşin Mengü, geçtiğimiz günlerde tutuklanan bazı spikerler üzerinden, ekran yüzlerinin sosyal medya performanslarını eleştirerek, “Bu kadın arkadaşların kalçalarının her kıvrımını öğrenmek zorunda mıyız? Bir insan neden ‘Günaydın’ mesajı verip kalçasının fotoğrafını paylaşır?” dedi.
Bu çıkış, seküler camiadan gelince “haklı bir mesleki eleştiri” olarak kayıtlara geçti. Muhtemelen muhafazakar medya tarafından bu ifadeler kullanılsaydı, “ gericilik, yobazlık” yaftası vurulurdu.
Televizyon yetmedi, ardından sosyal medya ve dijital platformlar geldi. Yozlaşma bu mecralarda katlanarak arttı. Beğeni ve tıklanma uğruna mesleki teamüller yerle bir edildi, kültür ve gelenek yok sayıldı.
Peki, toplumun büyük bir kesimini rahatsız eden bu tabloya neden yüksek sesle itiraz edilmiyor? Artık bir şeyler söylemenin zamanı gelmedi mi?