Ülkelerin ekonomik değerlendirmeleri yapılırken başta temel makroekonomik performans göstergeleri olarak bilinen üç göstergeye bakılır. Bunlar; Büyüme, işsizlik ve enflasyondur. Bu üç göstergenin olumlu olması durumunda toplumdaki memnuniyet yüksek olur, bu göstergelerin olumsuz olması durumunda da toplumun memnuniyet düzeyi düşük olur.
Buna göre 2025 yılındaki büyüme oranının yaklaşık %4 olacağı tahmin edilmektedir. 2026 yılında ise büyüme oranının %4’ün altına düşmeyeceği söylenebilir. Çünkü dünyada ve Türkiye’deki mevcut gelişmeler 2026’nın 2025’ten daha iyi bir yıl olacağına işaret etmektedir. Örneğin, Gazze yeniden yaşanmayacaktır, Türkiye’de depremin etkisi daha zayıflamış olacak ve bölgesel sorunlarda azalmalar yaşanması Türkiye ekonomisini olumlu etkileyecektir. Bun rağmen, Türkiye ekonomisinin %5’in altında büyümesi mevcut kaynakların kullanımında sorunlar olduğuna işaret edecektir. Çünkü, Türkiye’nin potansiyel büyüme oranı %5’tir. %5’in üzerinde bir büyüme oranın yakalanması ise ekonomi yönetiminin başarısını ortaya koyacaktır.
Enflasyon açısından bakıldığında 2024 yılında gerçekleşen %44’lük enflasyonun 2025 rakamları açıklandığında yaklaşık %12 düşüşle %32-33 civarında olacağı söylenebilir. 2025 yılında enflasyon oranında başlayan bu düşüş trendinin 2026 yılında da devam edeceği söylenebilir. 2026 yılı sonu itibarıyla bu oranın %21-23 civarında olacağı tahmin edilebilir. Ancak %30’lar ve %20’lerde seyreden bir enflasyon dünyada az sayıda ekonomide yaşanmaktadır ve bu oranın mutlaka tek haneli rakamlara düşürülmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Türkiye ekonomisinde makroekonomik istikrarı sağlamak çok zordur. Çünkü enflasyon özellikle hem sabit gelirli toplum kesimlerini çok olumsuz etkilemektedir hem de yarattığı belirsizlik ortamından dolayı yerli ve yabancı yatırımcıların yatırım kararlarını olumsuz etkilemektedir. Literatürde kabul gören enflasyon oranı %0-3 arasıdır. Türkiye’deki enflasyon oranın bu düzeye düşmesi mümkün değildir. Ancak %8-9 gibi bir orana düşürülmesi başarı olarak kabul edilebilir.
2025 yılı sonu itibarıyla işsizlik oranının ise %8-9 civarında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Ancak genç işsizlik oranının çok daha yüksek olduğu bilinmektedir. İşsizliğin toplumun hem üretici hem de tüketici kesimlerini çok olumsuz etkileyen bir olgu olduğunu burada uzun uzun anlatmaya gerek yoktur. İşsizliğin yüksek olduğu ekonomiler bir taraftan üretim kaybı yaşarken, diğer taraftan işsiz kalan insanlar sosyo-psikolojik olarak ağır sorunlar yaşarlar. Uzun süreli ve yüksek işsizlik olduğu ülkeler ise sosyal çalkantılar ile yüz yüze gelebilmektedirler. Sosyal çalkantı sorunu Türkiye’de yaşanmaz. Çünkü, Türkiye’de sosyo-kültürel yapı bunu önlemektedir. İşsiz kalan bir gencin ekonomik sıkıntıları akrabalık bağı olan ailenin diğer fertleri tarafından karşılandığı için önemli sorunlar yaşanmaz. Dünyanın diğer ülkelerinde ise işsizlik sorunu büyük sıkıntılara sebep olabilmektedir. 2026 yılında Türkiye’nin özellikle genç işsizlik oranını düşürecek önlemler alması gelecek planlamaları için büyük önem arz etmektedir.
IMF ve The World Economic Outlook (WEO) gibi Uluslararası kuruluşların değerlendirmelerine göre, 2026 yılında dünyanın en büyük ekonomisine ve dünya ekonomisinin işleyişini belirleme gücüne sahip olan ABD ekonomisi yaklaşık %2 civarında büyüyecektir. Bu oran ABD’nin potansiyel büyüme oranı %2,5’in altındadır. Ancak çok ciddi bir resesyona da işaret etmememektedir.
2026 yılında gelişmiş ülkeler daha önceki yıllarda olduğu gibi teknolojik üretimle gelirlerinin ve ekonomilerini ilerletmeye çalışacaklar gibi görünmektedirler. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ise gelişmiş ülkelerin ekonomik, sosyal ve siyasal politikalarından daha çok etkileneceklerdir. Çünkü bu ülkelerin ekonomileri dışa bağımlı bir özellik göstermektedir. Bu nedenle, uzun vadeli planlamalar yapmak ve mevcut gelişmeleri yakından takip ederek doğru stratejiler geliştirmek gerekir. Bu çerçevede, Türkiye’nin aşağıdaki hususları dikkate alarak stratejilerini oluşturması önerilebilir.
- Ortadoğu’daki gelişmeler konusunda Türkiye’nin şimdiye kadar devam ettirdiği “ırklar ve mezhepler üstü” politikasını etkinleştirerek bir anlamda “bölgenin ombudsmanı” rolünü üstlenmesi yararına olacaktır.
- İran ve ABD’nin savaşa girmemeleri konusunda çabalar artırılmalıdır. Çünkü bu iki ülkenin savaşa girmesi durumunda en çok zararı Türkiye görecektir. Aynı zamanda, dünya ekonomisinin işleyişini de olumsuz etkileyecektir. Örneğin, böyle bir savaş döviz ve altın fiyatlarını tahminlerin çok üzerine çıkararak Türkiye ekonomisini olumsuz etkileyecektir.
- Türkiye’nin geleceğine yönelik olarak “katma değeri yüksek teknolojik üretimi” gerçekleştirecek olan bir eğitim yapılanması ve altyapısı oluşturulmalıdır. OECD tarafından yapılan “yaratıcılık ve problem çözme” konulu değerlendirmede Türkiye’deki ileri düzeyde düşünen çocukların oranı %2,2 çıkmıştır. Oysa OECD ortalaması %12, Güney Kore ortalaması ise %28’dir. Bu oranın eğitim sisteminin şekillendirilmesiyle %10’un üzerine çıkarılması durumunda Türkiye’nin ileri teknoloji üretim yapma kapasitesi birkaç kat artacaktır. 2015 yılında 19 milyar dolara satılan WhatsApp, TÜPRAŞ, Türk Telekom ve THY gibi birimlerin toplamından daha yüksek değer olmuştur. Bu gibi icatlar ancak etkin eğitim politikasıyla gerçekleştirilebilecektir.
- TOGG gibi Türkiye’ye özgü yeni marka ve icatların geliştirilmesi sağlanmalıdır.
Erzurum ve Doğu Anadolu Bölgesi için de bölgesel potansiyellerin iyi değerlendirileceği çalışmalar yapılmalıdır. Örneğin, Zengezur Koridorunun ve Ermenistan sınır kapılarının açılması durumunda bu bölgeden ticaret için altyapı şimdiden oluşturulmalıdır. İran, Azerbaycan ve Gürcistan pazarına yönelik çalışmalar etkinleştirilebilir. Tebriz-Erzurum-Trabzon demiryolu bağlantısı çalışmaları başlatılabilir.