Eğitim ile kalkınma arasındaki ilişkileri araştırmaya yönelik olarak yapılan ampirik çalışmalar, çoğunlukla eğitimin iktisadi kalkınmayı pozitif yönde etkilediği doğrultusunda sonuçlar elde etmişlerdir. Ülkelerin sahip oldukları eğitilmiş insanlar (bilim adamı, mühendis, doktor, öğretmen gibi) ve onların kalifiye yardımcıları, o ülkelerin kalkınmaları için gerekli olan beşeri sermayeyi oluşturmaktadırlar. Gelişmiş ülkelerin, bilgi ve yeteneği yüksek, vasıflı emek arzındaki artışa rağmen, gelişmekte olan ülkelerden kalifiye emek talebinden vazgeçmemeleri beşeri sermayenin önemini ortaya koymaktadır.
Kalkınmayı başarabilmek için insan unsuruna ve onun eğitimine ihtiyaç vardır. “İnsana yatırım” adı verilen bu çabalar başlıca üç çeşit harcamadan oluşmaktadır. Bunlar; eğitim, sağlık ve beslenme harcamalarıdır. Eğitim ile verimliliği artan bir işçinin, ekonomik kalkınmaya katkısının sürekli olması, büyük ölçüde sağlığının yerinde olmasına bağlıdır. Bu nedenle, Bir ülkenin eğitim ve sağlık düzeyi ile ilgili göstergeler, o ülkenin kalkınmışlık derecesini ortaya koyan veriler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Kalkınmışlığı yalnızca kişi başına düşen gelirle ölçmek ve ifade etmek yetersiz bir yaklaşımdır. Yüksekokulda okullaşma oranı, ortalama eğitim süresi, Ortalama yaşam süresi ve bebek ölüm hızı gibi eğitim ve sağlıkla ilgili temel göstergelerin de göz önüne alınması gerekir. Yani kalkınma, eğitim ve sağlık alanlarındaki sorunların çözümlenmişlik deresiyle özdeşleştirilmektedir. Bu göstergeler göz önüne alındığında, Türkiye’nin, gelişmiş ülkelerin gerisinde olduğu görülmektedir. Örneğin Türkiye’de GSYH’nın yıllar itibarıyla yaklaşık %4-5’i sağlık harcamalarına ayrılırken, OECD ülkelerinin büyük çoğunluğunda bu oran Türkiye’nin yaklaşık iki katı kadardır. Aynı durum eğitim harcamaları içinde geçerlidir. Türkiye’de eğitim harcamalarında da sağlık harcamalarına benzer durum mevcuttur. 2000 sonrası TÜİK istatistiklerine göre, Türkiye’de eğitime ayrılan GSYH payı % 2,5 ile %5 arasında değişmektedir. Genellikle artış yönünde eğilim olduğu belirtilmelidir. Bu oran ile Türkiye OECD ülkelerinin gerisindedir.
OECD verilerine göre, dünyada kişi başına tüketilen kırmızı et miktarı 20,4 kg, AB ülkelerinde 44,7 kg, OECD ülkelerinde 39,3 kg. ABD'de kişi başı kırmızı et tüketim miktarı 49,9 kg, Rusya'da 32,4 kg, Çin'de 35,2 kg, Türkiye’de ise 11-12 kg’dır. Balıketi tüketiminde ise Türkiye aleyhine olan açık daha fazladır. Örneğin, Türkiye'de kişi başına balık tüketimi yılda 7 kg seviyesinde iken, dünya ortalaması 16 kg, AB ortalaması ise 22 kg’dır. Türkiye balık üretim sıralamasında AB ülkeleri arasında 7. Sıradadır. Oysa tüketimde son sıradadır. Bu göstergeler Türkiye’deki beslenme durumunun dengeli olmadığını göstermektedir. Beslenmenin dengesizliği ise üretim düzeyini ve sağlığı olumsuz etkilemektedir.
Klasik olarak kişi başına düşen ulusal gelir ve dağılımı, sanayileşme, işsizlik, altyapı, beslenme, eğitim ve sağlık gibi birçok ekonomik, sosyal ve kültürel göstergelere göre belirlenen kalkınma; Günümüzde “beşeri kalkınma” olarak adlandırılan yaklaşımla, ülkelerin eğitim ve sağlık göstergelerini ön plana çıkaran ve ülkelerin kalkınmışlık derecelerini daha çok bu iki sektördeki göstergelere göre belirleyen bir anlayışa dönüşmüştür. Fakir ülkelerdeki işçilerin eğitim, sağlık ve endüstriyel çalışmalarına yatırım amaçlı kaynaklar ayrılmadığı için, onlar aynı teknolojiyi kullanan zengin ülkelerdeki işçilerden çok daha verimsiz olmaktadırlar. Bu nedenle, eğitim ile birlikte iyi işleyen bir sağlık sektörü, ülke ve kalkınmasına ve bölgesel dengesizliklerin giderilmesine katkı yapacaktır.
Eğitim ve sağlık harcamalarının kalkınmaya olan katkısını, harcama sınıflandırmasından da anlamak mümkündür. Bu iki harcama, cari harcamalar içerisinde yer almalarına rağmen, kalkınmaya olan etkilerinden dolayı “kalkınma carileri”, “cari kalkınma harcamaları” veya “yatırım carileri” gibi isimlerle özellikleri vurgulanmaya çalışılmaktadır.
Bu genel değerlendirmeden sonra, şimdi bir dönem yürüttüm “iktisadi büyüme ve kalkınma” dersindeki öğrencilerimle birlikte Türkiye’nin kalkınması için geliştirdiğimiz Türkiye için uygun beşeri sermaye oluşturucak eğitim modelini vermek uygun olacaktır.
Altta sunulan bu modelin uygulanabilmesinin ancak ulusal bir eğitim modeli geliştirilmesi, bunun devlet politikası haline dönüştürülmesi ve bu modeli destekleyen diğer tüm çabalar ile mümkün olacaktır.

Yaşam gayesi ve çabasının çoğunlukla böyle insanlardan oluştuğu toplumların daha hızlı ve istikrarlı kalkınmaları mümkün olabilecektir. 21. yüzyılın ekonomik ve üretim yapısı da bu tarzda bir yetişmiş insan modelinin oluşturulmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede, 21. Yüzyıl üretim ekonomisi ile öncekinin farkını ortaya koymakta fayda vardır.
21. yüzyıl öncesindeki ekonomik yapı “satranç oyunu veya sahnesi” şeklindeydi. Yani; çok düşünme, doğru düşünme ve doğru hamle yapma bu dönemin temel kazançlı çıkma stratejisi idi. Bu dönemi 1-4. Sanayi devrimi arası olarak nitelemek mümkündür.
21. yüzyıl ekonomik yapısı ise, “bilgisayar ve bilgi oyunu” şeklindedir ve endüstri 4-5 olarak nitelendirilmektedir. Bu modelde; hız ve hıza ayak uyduracak ekonomik ve sosyal hamleler gerekmektedir. İşte bu hıza ayak uyduramayan toplumlar geride kalacaklardır.
Bir başka anlatımla, 21. Yüzyıl öncesinde var olan bir şeyi ilerletmek ve geliştirmek söz konusu iken, sonrasında olmayan bir şeyi hayal etmek ve onu icat etmek üzerine kurulu bir yapı söz konusudur.
David Landes’ten aktarılan şu ifade, insani gelişmenin önemini ortaya koymaktadır: “Sanayileşme ve ekonomik kalkınma sürecinin çekirdeği zihinseldir; belli bir teknik, yani bir işi belli bir biçimde yapma tarzı ile ilgili bilgi bütününü edinmek ve uygulamaktan ibarettir”. Bilginin kazanılması ve hayata geçirilmesinin önemi yönetim anlayışında da kendini göstermektedir. Zihinsel ilerlemeyi sağlayacak temel yol ise eğitimdir. Çünkü eğitim, bilgiyi alma ve kullanma yeteneğinin gelişiminde büyük ve kalıcı etkiler yapmaktadır.
Peter F. Drucker’e göre, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve hemen sonrasında, yöneticinin tanımı, “astların işinden sorumlu olan kimse” biçiminde yapılırdı. Başka bir deyimle yönetici, “patron”du, yönetim de bir mevki, bir güçtü. 1950’lerin başlarına gelindiğinde bu tanım değişmiş, “yönetici, insanların performansından sorumludur”, denilmeye başlanmıştı. Bugün bu tanım da yetmemekte ve doğru tanım şöyle yapılmaktadır: “Bir yönetici, bilginin uygulanmasından ve performansından sorumludur”. Bu değişiklik, artık bilginin ve bilgiyi elde etmek için gerekli olan eğitimin önemini ortaya koymaktadır. Son cümleyi Ali Şeriati’nin “okuyun, çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akar” vurgusu ile tamamlayalım.