Bu yazı pek çok sebebi olan kalkınmanın sosyal algı sebepleri itibarıyla nasıl engellendiğinin bir anlamda felsefesini içermektedir. Bu doğrultuda öncelikle kalkınma ve büyümenin tarifini vermek konunun anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Büyüme; reel milli gelirin veya kişi başına düşen reel gelirin önceki dönemlere göre artmasıdır. Büyüme kavramı daha çok gelişmiş ülkeler için kullanılan bir kavramdır. Gelişmiş ülkeler bir takım sosyal, ekonomik, teknolojik, kültürel ve toplumsal dönüşümlerini çok öncelerden gerçekleştirdikleri için onların temel sorunu reel gelirlerini artırmaktır. Yani onlar için gelir artışlarını sürekli ve istikrarlı kılmak amaçlarına ulaşmayı sağlayabilmektedir. Bu yüzden, gelişmiş ülkeler gelir elde etmek için bazen çok acımasızca “esmer çocukların kanı pahasına” diğer ülkelere yönelik uygulamalar yapabilmektedirler. ABD’nin Venezuela’nın petrolü için bu ülkenin yöneticisini ve eşini ülkesinden alıp götürmesi de bunun yeni örneklerindendir. Hatta Ortadoğu’da, Afrika’da, Uzakdoğu’da, Balkanlar’da veya dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan kargaşanın altındaki temel gerçek, kalkınmasını tamamlamış kabul edilen gelişmiş ülkelerin büyümek için yaptıkları uluslararası hukuksuz ve vahşice işlerdir. Ancak, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerdeki sosyal yanlışlar da bu duruma zemin hazırlamaktadır.
Kalkınma ise; milli gelirin ve üretimin artırılmasının yanında, sosyal, ekonomik, teknolojik ve kültürel yapının değiştirilmesi, halkın değer yargılarının dünya standartlarında gelişmesi ve gerekli tüm yeniliklerin sağlanabilmesi olarak ifade edilebilir.
İşte milli gelir artışı sağlanması dışındaki hususlar Türkiye gibi gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde henüz tam sağlanamadığı için de kalkınma kavramı daha çok bu tür ülkeler için kullanılmaktadır. Konuyu şu açık örnekle de vurgulayabiliriz. Örneğin gelişmiş ülkelerin hiçbirinde “haydi kızlar okula veya kardelenler projesi” gibi uygulamalara rastlanmaz. Hatta gelişmiş ülkeler diğer ülkelerin yetişmiş insan gücünü de kendisine çekerek onların üretici katkılarından sonuna kadar yararlanmaktadırlar. Oysa azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde kız çocuklarının etkin eğitim almasını veya okula gitmesini sağlamak için bu tür proje ve çalışmalar sıkça görülmektedir. İşte kalkınmamış ülkelerindeki bu ve benzeri yanlış değer yargıları ve uygulamalar, kalkınma çabalarında önemli engelleyici unsurlar olarak gözükmektedirler. Buna bağlı olarak nüfusun yarısını oluşturan işgücü potansiyeli kadınların beyin ve fiziki üretim kapasitesi devre dışı bırakılmış olmaktadır. Böylece gelişmiş bir sosyo-ekonomik yapı oluşturulamamaktadır.
Kalkınma ve büyüme kavramlarını kısaca tanıttıktan sonra, gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkelerde kalkınmayı engelleyen sosyal algıları başlıklar şeklinde açıklamak yararlı olacaktır.
1-Kalkınma Algısı
Ülkelerin kalkınmış veya kalkınmamış ayrımını Gustavo Petro’nun şu sözü özetlemektedir. “Kalkınmış Ülke, Fakirlerin Araba Sahibi Olduğu Değil, Zenginlerin de Toplu Taşımayı Kullandığı Ülkedir”. Bu tam bir kalkınma felsefesidir ve birçok gelişmekte olan azgelişmiş ülkedeki sosyal ve psikolojik eksiklikleri de ortaya koymaktadır. Yani; bu ülkelerdeki “tüketim toplumu” olma özelliği ve onların “lüks yaşam gösterişi”, “aşağılık kompleksi” veya gelişmiş ülkelere “yenilmişlik psikolojisi” nin yaşam biçimlerine yansıtılmasıyla ilgilidir.
Örneğin, Almanya gibi ülkelerde zenginlerin çok lüks araçlarla toplantılara gitmeleri veya gösteriş yapmaları ayıp karşılanırken, doğu toplumlarında itibar ve prestij olarak kabul edilmektedir (ye kürküm ye kültürü). Gelişmiş ülkelerde küçük, park edilmesi kolay ve güç gösterisi malzemesi olmayan araçlar tercih edilmektedir. Böylece toplum kendi kendini otomatik stabilizatör olarak düzene sokmakta ve israf veya gösterişi değil, üretimi veya fonksiyonelliği öne çıkarmaktadır.
Yine Almanya’da katıldığım bir sempozyumda meslektaşım olan moderatör alman profesörün davranışı ders verici nitelikteydi. Sunum için davet ettiği konuşmacıdan sonra, soru sormak isteyenler için mikrofon elinde salonda dolaşıyor ve her soru soranı ayakta bekliyordu. Buradan şu anlaşılmalıdır ki, gelişmiş toplum ve insanlar “fonksiyoneldirler, ego tatmini peşinde değillerdir”. Oysa bizim gibi toplumlarda sadece unvan, para, mevki ve güç gibi unsurlara sığınılarak yaşayan önemli bir nüfus kesimi bulunmaktadır. Bu durum kalkınmanın önündeki en önemli engellerden birisi olabilmektedir. Bu anlayış, “icat yapmayı değil, icat yapmış gibi gösterme” kültürünü öne çıkarmaktadır. Böylece ülkeyi her açıdan doğru yöne çeken veya lokomotif görevi üstlenen gerçek “aydın” ve “entellektüeller” ve üniversiteler oluşamamaktadır.
2-Birey Olamama veya Bağımsız Düşünememe
Ünlü sosyolog Ali Şeriati’nin şu sözleri durumu özetlemektedir. “Çağdaş Dünyamızda Artık; Toprağa, Kana, Devlete, Irka, Bayrağa, Partilere, Mezheplere ve Şahıslara Tapılıyor”. Buradan devlete, bayrağa, toprağa ve diğer değerlere sahip çıkılmaması sonucu çıkarılmamalıdır. Aksine, sahip olunulan bu değerlerin insan ve toplum için etkinleştirilmesi veya doğru değerlendirilmesi önerilmektedir. Mezhebine sahip çıkıp, başka mezheplere saygı duymak, toprağını sevip başkalarının toprağına göz dikmemek, şahsı sevmek ama kendisinin de kul değil bağımsız bir şahıs olduğunun bilincinde olmak, bayrağı sevmek ama o bayrağın güç sahibi olması için çalışıp üretmek, partiyi sevip ama başka parti ve partililere de saygı duymak, kendi ırkına veya soyuna sahip çıkmak ama diğerlerinin de insan ırkı olduğunu unutmayan bir anlayışa sahip olmak anlaşılmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, Cihanda Sulh” sözü de bu çerçevededir.