Hepimizin ve bütün zamanların Oltu’su antik şehir kalıntılarında karşımıza çıkan o üst üste kurulmuş medeniyetlerin oluşturduğu farklı katmanlar gibidir. Oltu’muz da yüzyıllar öncesinden bugüne, bağrındaki evlatlarına hep farklı şeyler hissettirmiş, onlara farklı hayatlar sunarken doğasıyla ve bir geçiş sahasındaki zengin kültürüyle ‘misafirlerine’ hep cömert davranmış; buna mukabil kimi zaman vefa ile değer bulmuş, kimi zaman ihmal edilmiş, siyaseten kullanılmış, haksızlığa uğramış, hatta istismar edilmiş; öyleyken bazen şenlenmiş, bazen kederlenmiş, bazen de muhteşem zarif kalesinin yamacına yaslanıp ‘zamane insanını’ seyrederek dinlenmiş, olup bitene - gelip gidene gülüp geçmiş hem ihtiyar hem genç şehir.
Bizim Oltu’muz…
★★
Geçtiğimiz hafta, tam olarak 25 Mart günü Oltu, Rus-Ermeni işgalinden kurtuluşunun 108’inci yılını kutladı.
Çok büyük bir şeref vurgusu, bir çeşit madalya, biz Oltulular için çok anlamlı, çok özel bir gündür 25 Mart, öteden beri…
İşte tam da o gün, çocukluğumdan beri öz abim gibi sevip saydığım hemşehrim, şimdilerde Ankara’nın en başarılı Avukatları arasında adı geçen sevgili Selçuk Ulusoy, benim az önce söze dökmeye çalıştığım tarif ve tasvirin çok daha ilerisinde, açık, net samimi, son derece dokunaklı bir metin paylaştı.
İmlayı mimlayı bu seferlik boş verin…
Derdimiz o değil, derdimiz çoğu şehir gibi kaçınılmaz değişimin girdabında umudu ve kederi yoğuran zümrüt vadimiz, şehrimiz, göz bebeğimiz Oltu!
Noktasına virgülüne dokunmadan paylaşıyorum Selçuk abimin yazısını:
“Benim kuşağımın çocukluk yıllarında, şehrimde ;
pazar günleri bile takım elbise ve kravatla dolaşan, ayakkabısının boyasına, elbisesinin temiz ve ütülü olmasına özen gösteren büyüklerimiz vardı,
iki ayrı sinema çalışırdı, haftada bir gün bayanlar matinesi olurdu ve her yeni filmi izlemek adettendi,
Reyhanî, Çobanoğlu, Mevlüt İhsani, Nuri Çırağı, İhsan Yavuzer ve daha nice aşık Kahramanlık Türküleri ile ve hele de atışmaları ile doldururdu kahveleri,
Delikanlılık, mertlik… velhasıl iyi insanlık geçer akçeydi;
Bayramlarda” Cıncıkçı” Kenan Abinin annesinin yaptığı limonataları satar harçlık çıkarırdı çocuklar ve bu limonatalar ve kırtasiyeci Kenan abinin gazozları içilirdi.
Neco emi cambazlık yapar, uzun kalaslarla yaptığı dev ayakların üzerinde yürüyen bir cüce gibi yürürdü sokaklarda. Pek severdi herkes cambaz gösterisini ama gündelik hayatta cambazlar, taklacılar, iş bitiriciler adamdan sayılmazdı,
Neco eminin kahvesi kulüp lokaliydi aynı zamanda, dar merdiveninden çıkılırdı kahveye, caddeye bakan küçük balkonunda deli tavla oynanırdı,
25 Mart, Gençlerbirliği, Kalespor, öncesinde Yeşilırmak, Aspegese, Kuruderespor… nasıl iddalı, nasıl kaliteli bir futbol iklimi yaratmıştı da maçları ikibin kişi izlerdi, her maçın baş hakemi Hasan emi…
yenilen sımışkanın, cebe atılan sımışka bardağının da haddi hesabı yok ….
ihtilalde pek ses çıkmamıştı ama kimseye de başeğmezdi şehrim…
askeri baskıya isyan, bir futbol maçında patlak vermişti: alayın takımı ile yapılan maçta, ağabeylerimiz tüm baskılara isyan edip, askerin takımını perişan edince, komutanları “Süngü tak” emri vermek zorunda kalmıştı ,
ilk kez orada duymuştum, "komutan Süngü ile herşeyi yaparsınız ama üstüne oturamazsınız " sözünü, nasıl büyük bir isyandı tüm baskılara...
sevdaları da bir başka delikanlıydı, en katmerlisinden platonik... okul çıkışından eve kadar süren, o bütün zamanların en güzel, en mutlu,en kısa, en uzun yolunda elli metre arkadan takipti Oltu’da flört … "Sevirıh kardaş, takip te mi etmiyah " ile yol biter, sevda yüzünden kavgalar başlardı...
Kızın, haberi var mı ? kısmına gelince… çoğunlukla, “ heç çaktırırmıyam, adi çıkar kızın !” gizliliğinde beslenirdi aşklar…
Şehrimin en güzel yıllarıydı...
kendi devletini kurduğu yılları saymazsak...
Evet ! - imparatorluk yıkıldı, devletsiz olmaz diye Oltu Şura Hükümet'ini kurmuşlar, sonra Mustafa Kemal Paşa'ya yoldaş olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmışlar, şehrimin kahramanları. Hepsinin mekanı cennet olsun.
Şimdi pek çok hemşehrim ayrı memleketleri mesken tutmak durumunda, benim gibi, bizler gibi...
Doğduğu şehirde yaşayıp orada ölebilmek nasıl büyük bir nimet bilemezsiniz. Size emanet sevdalarımızın, kavgalarımızın, çocukluğumuzun, asi, gem vurulmaz, dize gelmez, delikanlı şehri...
Dünya durdukça var ol, şad ol, nurol Oltum,
Şimdi 111. Kurtuluş yıldönümünde, orada bulunamayan bütün evlatlarına Hakkını helal et, bağışla bizi...”
★★
Yazıda geçen o adil futbol hakeminin (Oltu’muzun eski futbolcusu, teknik direktörü, spor müdürü, Oltu’nun Hasan Emi’sinin, aslıyla Hasan öğretmenin) rahmetli babam olması, bu anlatıyı benim için bir kat daha değerli kılıyor.
Ama mevzu, dedim ya; sen, ben, dün, bugün, yarın, değişim, başkalaşım falan değil.
Aşkale, Hasankale, Horasan, Narman farklı mı sanki?
Esas mevzu hayatın o çok dokunaklı cereyanı, karşı konulamaz akışı ve bizim eskiyip gitmemiz! Bazen vefa ve huzur içinde, bazen keder ve ayrılıklar içinde…
★★
İlelnihaye; eğer bugünün Oltu’su bizi, öz evlatlarını bir biçimde, diyelim ki bir cürmümüzden ötürü yargılıyor olsaydı muhtemelen kendisine hiçbir zaman hak ettiği kadar ihtimam göstermediğimiz kıymetlimizin bizden şikayetçi olduğu davanın dosyasına Sevgili Avukat Selçuk Ulusoy ağabeyimin bu çok dokunaklı yazısını (savunmamızı) ekler ve son celseyi de şöyle bitirirdi: “Tanığa başka sorum yok!”
Kıymetli babanız, değerli hocamıza Allah'tan rahmet diliyorum, Size de sağlıklı ve mutlu bir ömür.. Selçuk Ulusoy abimiz ve siz bizim gururumuzsunuz. Lütfen yazmaya devam edin Savaş Bey, Oltu için Erzurum için.