Baştan söylemeliyim; bu yazı siyasal önyargı içermiyor. Hatta siyasi bir yazı da sayılmaz. Bu, kapalı devre, pragmatist bir monolog:
ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaşta Türkiye’nin tavrını ve stratejik pozisyonunu taraflardan birine yaklaştırmak, diğerini düşman ilan etmek için değil; objektif bazı durumlar ve saklanamaz veriler ışığında Kissinger Doktrini’ni (gerçek ulusal çıkarların, hele de ülke bekasının, kâğıt üstündeki ittifaklardan veya romantik geleneksel dostluk söylemlerinden daha önemli olduğunu) şu anki ateş çemberi içerisinde değerli okuruma yeniden düşündürmek için kaleme alındı.
★★
ABD ve İsrail'in İran'a saldırısı, yıllardır oluşturulan nükleer terör dekoru üzerinde ‘sürpriz sayılmayacak bir zamanlamayla ama savaşın etiğini de hukukunu da Gazze’de tanık olduğumuz gibi şimdi tamamen yerle bir eden’ bir hiper çatışmaya dönüştü.
Fikir ve ideolojileri, tarz ve yönetim yöntemleri ne olursa olsun, sırf ABD-İsrail ikilisi beğenmiyor diye İranlı liderlere yönelik ardışık suikastlerin alenen, dünyanın gözü önünde yapılıyor olması… Akıl alır gibi değil! Bunun başka örneğini görmüş müydünüz? Gazze’de izlediğimiz hukuk tanımaz sistematik sadizmin ve BM başta olmak üzere uluslararası camianın dehşet verici suskunluğunun sonucu ve sürecin de yeni bir aşaması bu!
“Bir neden uydurur, dilediğimi yaparım, kimse de bana hesap soramaz!”
Böyleyken de birkaç günde biter denen savaş, hafta aşırı sürüyor ve görünen o ki daha da sürecek…
Tahran’a ilk sansasyonel saldırı (28 Şubat’ta Ali Hamaney suikasti) sonrasında bölgeye 'petrol yangını' hızıyla yayılan çatışma ile çatışmanın beraberinde gelişen politik-diplomatik tablo gösteriyor ki Trump’ın Amerika’sı ile Netanyahu’nun İsrail’inin el birliğiyle biçimlendirdiği saldırganlığa karşı koyabilen çok az düşünür, çok çok az ülke veya lider var. Öyleleri için ABD'ye tepki; bugün sadece din ve milliyet temelli değil, bundan daha çok ‘henüz ölmemiş ama can çekişen insan onuru ile evrensel vicdan’ üzerine temelleniyor ve diğer taraftan söz gelimi Çin gibi bazı büyük küresel potansiyeller için de bu durum bir fırsat-menfaat meselesi olarak biçimleniyor:
İspanya'da iktidardaki Sosyalist İşçi Partisi Başkanı ve Başbakan Pedro Sanchez’in cesaret dolu ve dünyanın dört bir yanındaki emperyalizm karşıtlarını heyecanlandıran çıkışı; buna karşın Arap dünyasındaki her zamanki sessizlik; Rusya'nın bu çatışmaya Ukrayna cephesinde bir hayli zayıflamış halde yakalanmış olması ve Putin’in şaşırtıcı derecede pasif tepkisi; Çin'in duraksıyor ve belki de şimdi değil sonra, biraz daha yıpranmış bir Amerika'yla yüzleşmeyi bekliyor olması; Türkiye'nin ise güven vermeyen müttefiki ABD’ye karşı mecburiyetlerine karşın tarihten gelen bağlara sadık kalarak Müslüman komşusu İran’a karşı doğrudan taraf olmamak için sürdürdüğü kritik denge siyaseti; NATO 2.0 söylemleri eşliğinde oluşacak muhtemelen Türkiye’siz ama Kıbrıs’ı ve İsrail’i içine alacak yeni güvenlik (aslında potansiyel güvensizlik ve doğrudan, tamponuz çatışma) konsepti; diğer yandan dünya medyasının belki de ilk kez ABD’nin bir savaşında inanılmaz biçimde sansüre uğraması ve gerçekleri maniple edilmesi...
Vesaire vesaire…
Bunlar da işte yanı başımızdaki çatışmaya dair denklemi olduğundan girift, çok daha karmaşık hale getiren paydalar…
Neyi nasıl anlar, neyi neyle ilişkilendirirsiniz; o biraz da sizin tarih ve siyaset bilincinize, birikiminize, kültürünüze bağlı.
Ve tabii olaylar, durumlar karşısında size anlatılanları dinlemenin ötesinde sizin ne kadar donanımlı ve objektif olduğunuza da bağlı…
Ve fakat ne olursa olsun şu gerçeği göz ardı etmeyin; zulme karşı en doğru tepki sadece mazlumlardan değil, zalimlerin arasında sıkışıp kalmış dürüst ve korkusuz aydınlardan, düşünürlerden, hatta en uçtaki sosyalist liderlerden de gelebiliyor…
(Devamı yarın)