(Dünkü yazının devamı)
ABD-İsrail ikilisinin uluslararası hukuku ve insani teamülleri hiçe sayan, gıda-su-enerji-petrol-toprak eksenlerinde gelişen saldırgan davranışlarına esaslı tepkiyi -bana göre tabii- yer yer Sayın Cumhurbaşkanımızın, Sayın Hükumet sözcülerinin ve Türkiye’deki muhalefet dışında dünyadan da açık biçimde gösterenler var.
Bunlardan biri yazının başında da vurguladığım gibi barışsever bir fenomene dönüşen İspanyol lider Pedro Sanchez.
Başka kim mi?
Mesela dünyayı topyekûn Siyonist, İslam karşıtı ve dolayısıyla bize düşman ilan etmeden evvel bilmemiz lazım ki ABD’nin Ortadoğu’daki işgalci politikaları ve küstah tavırları kendi aydınları ve politikacıları tarafından da çok sert bir dille eleştiriliyor. Dışlanma, vatan haini veya komünist ajan ilan edilme pahasına… Mesela ABD’li bir yazar, Başkan Trump’ın İran’a yönelik kışkırtıcı hamlelerini sert sözlerle topa tutuyor:
İran’ı değerlendirirken geçmişteki Vietnam hezimetini hatırlatan Steve Siebold, Trump’ın kibrinin ve narsist tutumunun ABD’yi ve dünyayı yeni bir felakete sürüklediğini belirtiyor.
“Siebold, sözün başında peşinen “Savaşı biz başlattık, kötü olan biziz” diyerek ABD’nin emperyalist yüzünü de açıkça ifşa ediyor. Amerika’da sözü en çok dinlenen aydın kuramcılardan biri olarak, Sanchez’inkine benzer bir korkusuzlukla yapıyor bunu. Kendi sonunu ve uğrayacağı linçi düşünmeden…”
(…)
Siebold, Donald Trump yönetiminin İran politikası hakkında başka çarpıcı açıklamalarda da bulunuyor. Bunlar Amerikan medyasında geniş yankı uyandıran ve toplumsal tepki doğuran önemli çıkışlar; ama tüm tepki bununla da sınırlı değil tabii.
Orayı ve oranın gerekçelerini doğru okumak, bizdeki Hükumetin ‘Müttefikimiz ABD’ vurgusunu daha doğru çözmemiz sonucunu da doğuracaktır.
Daha açığı: Madem olayın çapı çok büyük, o halde bu olaya yine çok geniş açıdan bakmak lazım!
Esas bekâ prensibi: Ne İran her daim düşmanımız ne de Amerika koşulsuz dostumuz.
Ne sadece Müslüman diye İran’ın yanına koşmak iyi ne de Amerika’yı ebedi düşman saymak…
Kissinger gibi düşünmek lazım özetle: Uluslararası siyasette ebedi dostluk yoktur, çıkarlar vardır!
Ama o çıkarları insani, vicdani, ahlaki, hukuki hassasiyetlerle zenginleştirmek lazım. Ki bizi dünyanın öteki kısmından ayıran şey de bu hassasiyetler…
Tam da Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan’ın birkaç haftadır bulunduğu her platformda yüksek sesle zikrettiği gibi.
Türkiye’nin tezini her ortamda tekrarlaması nafile çaba değil; O dünyanın alışıldık jargonunu değiştirmeye çalışıyor.
★★
Az önce ‘Tüm tepki Siebold’unkiyle sınırlı değil’ demiştim, tam da o açıdan bakarak örnekleri çoğaltabiliriz:
İran siyasal sisteminin en önemli isimlerinden Ali Laricani’nin 17 Mart’ta suikastle öldürülmesi hemen ardından ABD Terörle Mücadele Direktörü Joseph Kent, Başkan Trump’ı savaşın başından beri Amerikan iç politikasında en fazla şoke eden açıklamayı yaparak istifa etti. Açıklama, savaşın gerekçesine ve oluşturduğu küresel risklere yönelik açık bir tepkiydi.
Dile getiren kişinin misyonu itibariyle de bu tepki, halının altına süpürülebilecek herhangi bir tepki değildi !
Terörle mücadelenin beyni, yaptığı açıklamada “İran’da devam eden savaşı vicdanen destekleyemem. İran’ın ulusumuz için yakın bir tehdidi yoktu ve bu savaşı İsrail’in ve güçlü Amerikan lobisinin baskısı sebebiyle başlattığımız açıktır” dedi ve görevini bıraktı…
(devamı yarın)