Bir zamanlar savaş, sınırda olurdu.
Sonra şehirlerin içine girdi.
Şimdi ise insanın içine taşındı.
Havana Sendromu ve ardından Venezuela’da yaşananlar bize çok net bir şey söylüyor: Artık hedef alınan ne toprak ne de bina… Hedef alınan insanın kendisi. Daha doğrusu insanın aklı ve kalbi.
Yıllardır dile getirdiğim bir uyarı vardı:
Gelecekte beyni ve kalbi hedef alan elektromanyetik saldırılar gündeme gelecektir. Çünkü insanın iradesi, muhakemesi ve hayati dengesi bu iki merkezde düğümlenir. Beyin çökerse düşünce dağılır. Kalp şaşırırsa beden teslim olur.
Havana’da yaşananlar, ABD için acı bir tecrübeydi. Ama aynı zamanda bütün dünya için bir işaretti. Çünkü orada yaşanan şey sadece bir diplomatik kriz değil, insan biyolojisinin savaşın konusu hâline gelmesiydi. Rusya’nın bu saldırılardaki rolü, meselenin jeopolitik boyutunu ortaya koydu. Ancak mesele bununla sınırlı kalmadı.
Venezuela’da yaşananlar, bu tür teknolojilerin artık teorik olmadığını, sahada denendiğini ve insan üzerinde kullanıldığını gösterdi. Bu sefer ABD sahnedeydi. Bu, hiçbir şekilde övülecek bir gelişme değildir. Aksine, korkutucu bir eşiğin geçildiğini gösterir.
Çünkü bu tür saldırılar iz bırakmaz. Kurşun yarası yoktur. Enkaz yoktur. Ama insan, bir daha eskisi gibi olamaz. Baş dönmesiyle başlayan şey, bir ömür süren bilişsel sorunlara dönüşebilir. Kalpteki küçük bir ritim bozukluğu, ani bir ölümle sonuçlanabilir.
Eskiden işkence vardı, beyin yıkama vardı. Ama bunlar zaman alırdı. Direnç vardı. İnanç vardı. Bugün ise saniyeler içinde insanın beynini felç eden, iç dengesini bozan yöntemlerden söz ediyoruz.
Bu noktada asıl soru şudur:
İnsan bu gücü elinde tutabilecek bir ahlaka sahip mi?
Eğer bu soruya net bir cevap veremezsek,
ne güçlü ordular,
ne gelişmiş teknolojiler,
ne de büyük devletler bizi koruyabilir.
Çünkü savaş artık kapımızda değil.
İçimizde.
MADALYONUN SIRRI
Sevgili dostlar, üzerinde 6-7 senedir titizlikle çalıştığım “Madalyonun Sırrı” kitabım nihayet raflardaki yerini aldı.
Şifa Nerede Biter, Güç Nerede Başlar?
İnsan, çaresiz kaldığında en çok neye tutunur?
Bilgiye mi…
İnanca mı…
Yoksa güce mi?
Bu soru, modern çağda daha da yakıcı hâle geldi. Çünkü bugün insan, tarihte hiç olmadığı kadar bilgiye sahip. Ama aynı ölçüde huzura, sükûnete ve hikmete sahip olduğu söylenemez.
Madalyonun Sırrı, tam da bu çelişkinin içinden konuşan bir roman.
Hikâye, tedaviye dirençli bir hastalıkla başlıyor. Modern tıbbın bütün imkânlarının denendiği, fakat sonuç alınamayan bir beden… Bu noktada roman, ne bilimi inkâr ediyor ne de onu yüceltiyor. Sadece şu gerçeği hatırlatıyor:
Her bilgi şifa üretmez.
Ve her ilerleme, insanı iyiliğe yaklaştırmaz.
Romanın merkezindeki genç hekim adayı, annesinin acılarıyla birlikte aslında daha büyük bir gerçekle yüzleşiyor:
Bilgi çoğaldıkça insanın sorumluluğu da artmalıydı.
Ama çoğu zaman tam tersi oluyor.
Madalyonun Sırrı, İstanbul’dan Ötüken’e uzanan anlatısıyla yalnızca coğrafyalar arasında değil, zihniyetler arasında da bir yolculuk kuruyor. Modern aklın parçalayıcı bakışı ile kadim bilginin bütüncül yaklaşımı yan yana geliyor. Ve okur ister istemez şu soruyla baş başa kalıyor:
İnsan, her şeyi bilmek zorunda mı?
Yoksa bilmesi gereken ilk şey, kendi sınırı mı?
Romanın merkezindeki gizemli madalyon, bir nesneden çok daha fazlası.
O, insanın kontrol etme arzusunun sembolü.
Şifa niyetiyle başlayan bir arayışın, zamanla nasıl iktidar ve tahakküm arzusuna dönüşebileceğini hatırlatan sessiz bir uyarı.
Bu yönüyle Madalyonun Sırrı, okura şunu söylüyor:
Şifa masumdur.
Ama güç, çoğu zaman imtihandır.
Bu roman hızlı çözümler sunmuyor.
Okuru rahatlatan cevaplar vermiyor.
Aksine, zihni meşgul eden sorular bırakıyor.
“İnsan ne zaman haddini aşar?”
“Bilgi, ne zaman hikmetten kopar?”
“Modern insan neden sezgiden ve teslimiyetten bu kadar uzaklaştı?”
Bu soruların cevabı romanda açıkça yazılı değil.
Ama satır aralarında hissedilen şey net:
İnsan, sınırlarını unuttuğunda;
elindeki imkânlar onu yükseltmez, ağırlaştırır.
Madalyonun Sırrı, yalnızca bir roman değil;
modern insanın kendine sormaktan kaçtığı sorularla yüzleşme daveti.
Ve belki de en önemli hatırlatma şu:
Bazı sırlar çözülmek için değil,
insana yerini hatırlatmak için vardır.
güzel bir yazı konusu itibari ile.