Değerli okurlarım hepimiz Kış Olimpiyatları’nda gururlandık. Canla başla başarı sergileyen göğsümüzü kabartan tüm sporcuları yürekten kutluyorum. Ben bugün başka bir perspektiften hepinizin içerlediği bir konuyu köşeme taşımak istedim. Olimpiyat Oyunları, sadece fiziksel bir rekabet alanı değildir aynı zamanda ülkelerin kültürel sermayelerini, teknolojik kapasitelerini ve belki de en önemlisi vizyonlarını sergiledikleri küresel bir podyumdur. Açılış törenindeki o birkaç dakikalık geçiş, bir ülkenin dünyaya kim olduğunu ve kendini nasıl gördüğünü gösterme şeklidir. Kıymetli okurum, Kış Olimpiyatları’nda tasarımcıların bu soruya verdiği cevap kanımca rüküşlük ve karmaşadan ibaretti ve tüm dünya ile birlikte hepimiz bunu gördük. Türkiye olarak her fırsatta dünyanın en büyük tekstil üreticilerinden biri olduğumuzla övünüyoruz, ve nitekim öyleyiz de! Avrupa’nın dev markalarına üretim yapan, moda haftaları düzenleyen, binlerce tasarımcı yetiştiren bir ülkenin, topu topu bir avuç sporcuyu giydirirken bu kadar basiret bağlanması tam anlamıyla bir trajikomedi değil mi? Sporcularımızın üzerine geçirilen o kıyafetler, ne modern bir sporcu kimliğini yansıtıyordu ne de köklü kültürel mirasımızdan gelen asil bir dokunuşu. Keşke tasarımcılar bir hafta sonu Palandöken’e gelseydi! Bizim yerel halkımızın bile ne kadar şık olduğunu, beyaza nasıl yakıştığını görselerdi. Kıyafetlere baktığımızda gördüğümüz şey bir konsept değil, bir kararsızlık yığınıydı. Sizce de, renklerin birbirini boğduğu, desenlerin göz yorduğu o tasarımlar sanki son dakikada, bir pazar tezgahından rastgele seçilmiş parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş gibi durmuyor muydu? En büyük yanılgımız, sanki milli motifleri kullanmayı, her yere rastgele kırmızı-beyazı en uyumsuz şekilde karıştırmak sanmamızdan kaynaklanıyor bence.Modern dünyada bayrak renkleri, tasarımın içine birer imza gibi, zarafetle yerleştirilir. İtalya ekibine bakın; Armani’nin elinden çıkan tasarımlar, ülkenin modadaki gücünü ve asaletini tek bir dikişle dünyaya haykırıyor. Fransa, ev sahibi olmanın gururunu şık ve fonksiyonel detaylarla birleştiriyor.
Bizim kıyafetlerimizdeki o karmaşık geometrik desenler ve kararsız renk geçişleri ise tam aksine bana göre özgüven eksikliğini simgeliyor. Tasarımda az, çoktur kuralı vardır. Ancak bizim koleksiyonumuzda çok olan tek şey ne yazık ki kafa karışıklığıydı. Sporcularımız, kışın o asil beyazlığı içinde parlamak yerine, adeta sönük kaldılar.
Kış olimpiyatları kıyafetleri yüksek teknoloji gerektirir; sporcuyu sıcak tutmalı, aerodinamik olmalı ve aynı zamanda şık da durmalıdır. Ancak bizim koleksiyonumuzda kaba duran montlar, sporcuların duruşunu bozan pantolon kesimleri ve estetikten uzak aksesuarlar vardı bence. Bu kıyafetlerin altına imza atanların, dünyanın en büyük spor organizasyonuna gittiklerinin farkında olup olmadıklarını sormak en doğal hakkımız değil mi?
Bu sadece bir moda meselesi değildir. Tabi ki her şeyin gelip dayandığı liyakat ve vizyon meselesidir. Eğer siz bu tasarımı bir ihale meselesi olarak görür, işi ehline değil de sadece üretim yapabilene verirseniz, sonuç dünya basınında listesine başarının önüne geçen tasarımla girmek olur.
Bir sonraki olimpiyatlarda şeyi yaşamamak için bence bürokrasinin tasarımdan elini çekmesi gerekiyor. Türkiye’nin genç ve parlak moda tasarımcıları, dünyaya yön veren kreatif direktörleri var. Onları bu sürece dahil etmek, sporcularımıza hak ettikleri o şampiyon ruhunu giydirmek bu kadar zor olmamalı.
Değerli okurum olimpiyat podyumu bir ulusun aynasıdır. Ve o aynada gördüğümüz bu görüntü, ne sporcularımızın emeğine ne de ülkemizin potansiyeline yakışıyor. Artık bu görüntüler yerine asil, modern ve vakur bir Türk temsiliyeti koymanın vakti geldi de geçiyor bile.