Modern paradigmanın belki de en derin boşluğu, Allah’ı tanıma ve O’na dayanma bilincini zayıflatmasıdır. Ontolojik gerçeklik, varlığın kendi kendine yeterli olmadığını gösterir. İnsan da sahipsiz bir varlık değildir; fakat modern düşünce onu özerk, kendi kendini kuran ve nihai anlamı kendi üreten bir özne olarak tasvir eder. Bu tasvir, görünürde özgürlük sunar; fakat iç dünyada ciddi bir güvensizlik ve köksüzlük üretir. Sahipsizlik duygusu, insanı varoluşsal bir huzursuzluğa sürükler. Bu huzursuzluk, yalnız ekonomik veya sosyal sebeplerle açıklanamaz. Depresyon, bağımlılıklar, aşırı haz arayışları ve kimlik krizleri, çoğu zaman bu derin anlam boşluğunun semptomlarıdır. İnsan, kendisini kuşatan bir rahmet ve hikmet düzenine inanmadığında, evrenle ilişkisi de kaygı üzerine kurulur.
Rızâ, Allah’ın hükmünde adil olduğunu bilmek ve O’nu itham etmemektir. Bu, pasif bir kabulleniş değil; varlığın bir hikmet düzeni içinde cereyan ettiğine güvenmektir. Modern insanın temel krizi, kontrol yanılsamasıdır. Her şeyi planlamak, yönetmek ve belirlemek ister; fakat hayat sürekli elinden kayar. Rızâ, kontrolün sınırlı olduğunu kabul etmek ve hükmün sahibine güvenmektir. Bu güven, psikolojik bir teslimiyet değil; ontolojik bir dayanaktır. İnsan, Allah’ın adaletine hüsn-i zan beslediğinde, musibetler karşısında yalnız kalmadığını bilir. Bu bilinç, travmatik kırılmaları hafifletir; çünkü acı, anlamsız bir tesadüf değil, bir imtihan çerçevesinde değerlendirilir.
Allah’ı tanımayan veya O’nu hayatın merkezinden uzaklaştıran bir toplumda rızâ kavramı da anlamını yitirir. Her şey tesadüf, güç veya çıkar üzerinden okunur. Böyle bir zeminde hoşnutsuzluk kalıcı hâle gelir; zira insanın sahip olduklarıyla yetinmesi için aşkın bir ölçü kalmaz. Rızânın zıddı, kalbin bezginliği ve mâlik olma hırsıdır. Modern kültür bu hırsı teşvik eder; daha çok sahip olmayı mutlulukla eşitler. Oysa rızâ, sahip olduklarından bağımsız bir iç huzur üretir. Bu huzur, dünyayı inkâr etmekten değil; hükmün sahibine güvenmekten doğar.
Sonuçta Allah’ı tanımayan bir toplum, anlamı parçalanmış bir toplumdur. İnsan kendisini evrenin ortasında yapayalnız hisseder; bu yalnızlık da onu ya aşırı haz arayışına ya da yoğun kaygıya sürükler. Rızâ ise insanı sahipsizlik psikolojisinden kurtarır. Kul, hükmün adaletle verildiğine inandığında itirazı terk eder ve kalbi yumuşar. Bu yumuşama, modern dünyanın sert rekabet ve performans kültürüne karşı bir iç sükûnet alanı açar. Belki bütün sistemi değiştirmez; fakat bireyin ruhunda sağlam bir zemin kurar. Ve belki de modern çağın en büyük ihtiyacı budur: Sahipsiz olmadığını idrak eden bir insan.