Yerel kitap yazmanın ne kadar zor olduğunu bilen biri olarak, Kadir Sabuncuoğlu abimin son kitabını elime aldığımda içimde farklı bir heyecan vardı. Erzurum gibi tarihi, kültürü, hikâyesi bol bir şehirde yaşamak başka bir güzellik; bu şehir üzerine yazmaksa bambaşka bir emek ister. O yüzden, yeni çıkan her Erzurum kitabı benim için sadece bir eser değil, bir hatıra, bir vefa göstergesidir.
Geçtiğimiz günlerde yine böyle bir vefa duygusuyla, şehrimizin en önemli ve en eski kitap mekânlarından biri olan Kitapsarayı’na uğradım. Rafların arasında gezerken, yılların kokusu sinmiş o eski kitap havası yüzüme çarptı. Gözüm hemen Kadir abinin yeni kitabına ilişti. Kapağı öylesine samimi, öylesine sıcak hazırlanmıştı ki, sanki Erzurum’un içtenliğiyle yarışıyordu. Renkleri, yazı karakteri ve üzerindeki görsel bir araya geldiğinde bana sadece bir kitabı değil, bir dönemin hikâyesini anlatıyordu.
İki yüz sayfalık bu eser, aslında Erzurum’un bir parçasını değil, tamamını Hasankale özelinde yeniden kuran bir bellek gibiydi. Şöyle kabaca bir göz gezdirdim; ilk dikkatimi çeken şey, fotoğrafların zenginliğiydi. Kimi bir sokağı, kimi bir yüzü, kimi bir hatırayı taşıyordu. Fotoğraflar fazlaydı evet, ama bu fazlalık rahatsız edici değildi; tam tersine, yaşanmışlıkların en güçlü ispatıydı. Her kare, bir dönemin tanığı gibiydi.
Kitabın önsözünü, arka kapak yazısını ve içindekileri bir solukta okudum. Daha ilk sayfalarda, yazarın o tanıdık Erzurum üslubu kendini hissettiriyordu: sade ama derin, yerel ama evrensel, içten ama araştırmacı bir dille… Belli ki Sabuncuoğlu yine yalnızca yazmamış; yaşamış, dinlemiş, araştırmış, toplamış ve sonunda harmanlamış.
Bu defa kalemi, Erzurum’un şirin ve tarihî ilçesi Hasankale’ye yönelmişti. Ve bu yöneliş öylesine kapsamlıydı ki, kitap neredeyse baştan sona sadece Hasankale’yi anlatıyordu. Kalesinden çayına, taşından insanına, geleneklerinden hatıralarına kadar her detayıyla Hasankale bu kitabın ana karakteriydi. Belki de bu yönüyle, ilçeyi bütün yönleriyle ele alan ilk kapsamlı eser olma özelliğini taşıyordu.
Bir kitabı sadece okumak değil, koklamak, hissetmek de önemlidir. Sayfalar arasında dolaşırken sanki Erzurum’un taş sokaklarında değil de bu kez Hasankale’nin tarihî surları arasında geziyordum. Kar altındaki bir kış sabahını, köy kahvesinde çay içen insanları, uzak bir tepenin ardında yankılanan çocuk seslerini duyar gibi oldum. Çünkü her satırda o topraklara duyulan bir sevda, o insanlara adanmış bir hatıra gizliydi.