Bazen düşünüyorum…
Bir anne babanın evladına, bir öğretmenin öğrencisine, bir imamın cemaatine bile nüfuz edemediği bir çağda, bazı insanlar nasıl oluyor da milyonları peşinden sürükleyebiliyor?
Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin ya da bugünün siyaset sahnesindeki güçlü figürler…
Hepsi, bir şekilde kitlelerin ruhuna dokunmayı başarmış insanlar.
Ama nasıl?
İnsan kalabalığa karıştığında, artık yalnız bir birey değildir.
Kalabalık, insana hem cesaret hem de bir tür teslimiyet verir.
Düşünmekten çok hissetmeye başlar.
Gustave Le Bon’un dediği gibi, “birey akılla, kitle duygu ile hareket eder.”
Hitler ve Mussolini gibi isimler, bu gerçeği çok iyi anlamıştı.
İnsanlara akılla değil, duyguyla seslendiler; korkularına, umutlarına, öfkelerine dokundular.
Bir fikirden çok bir his verdiler onlara.
Bu liderlerin en büyük ortak yanı, karizmatik bir “kurtarıcı” figürü yaratmalarıydı.
Max Weber’in tanımıyla karizma, insanda olağanüstü bir gücün yansımasıdır.
Hitler Almanya’yı yeniden diriltmeye geldiğine inandırdı halkını.
Lenin “eşitlik” sözüyle yola çıktı.
Hepsi bir düşman belirledi: Yahudiler, kapitalistler, emperyalistler...
Sonra bir umut sundular: Yeni bir dünya, güçlü bir millet, adaletli bir düzen.
İnsanlar aslında o liderlere değil, kendilerini değerli hissettiren fikre bağlandılar.
Kitleleri harekete geçiren şey çoğu zaman akıl değil, sembollerdir.
Bir bayrak, bir marş, bir selam biçimi…
İnsanlar bu sembollerde kendilerini bulurlar.
Goebbels’in dediği gibi: “Bir yalanı yeterince büyük söyleyin, sık sık tekrarlayın; insanlar sonunda inanır.”
Tekrar, inancın yerine geçer.
Bir duygu sürekli tekrarlandığında, artık sorgulanmaz hale gelir.
Mitinglerde, konserlerde, hatta stadyumlarda hissedilen o “aynı ritim” tam da budur: duygusal bulabilirsiniz.
Bugünün insanı, geçmişe göre çok daha özgür ama bir o kadar da yalnız.
Bilgiye erişimi kolay ama anlam bulması zor.
Kitleleri sürükleyen liderlerin en iyi yaptığı şey, işte bu boşluğu fark etmekti.
İnsana “sen bu hikâyenin parçasısın” dediler.
Bir anda, sıradan bir insan kendini bir davanın içinde buldu.
Artık yalnız değildi; “biz” vardı.
Ama şimdi dünya değişti.
Evde anne-baba, okulda öğretmen, camide imam artık tek otorite değil.
Çocuk, babasından çok sosyal medyadan öğreniyor.
Bilgi, sadece sınıfta değil, ekranın içinde.
İnanç bile artık sorgulamanın filtresinden geçiyor.
Bu yüzden eski anlamda bir “kitle ruhu” oluşmuyor.
Herkes kendi küçük evreninde, kendi doğrularıyla yaşıyor.
Yine de bir lider çıkıp duygulara dokunmayı başarırsa, kitle hâlâ hareket ediyor.
Değişmeyen tek şey: insanın kalbinde anlam arayışı.
Kitleleri yönlendirmek, doğası gereği tehlikelidir.
Ama aynı güç, iyiliğin hizmetinde de olabilir.
Gandhi insanları şiddetsizliğe, Mandela affa çağırdı.
Hitler nefretle, Stalin korkuyla besledi.
Aynı enerji, farklı niyetle ya cenneti kurar ya cehennemi.
Fark her zaman liderin vicdanındadır.
Kitleleri anlamak, aslında insanı anlamaktır.
Bir insan neden inanır, neden bağlanır, neden coşar…
Bunu çözen, sadece siyasetçilerin değil, anne babaların, öğretmenlerin, din adamlarının da sorumluluğunu taşır.
Çünkü bir toplumu yöneten, önce insanların kalbine dokunabilendir.
Ve unutmamak gerekir:
> Duygularla kurulan bağ güçlüdür ama akılla süzülmeyen her duygu tehlikelidir.