Eskiden her hafta Cuma hutbesi hazırlamakta üşenen imamın birisi, hazır hutbelerin bulunduğu kitabını minberde daima bulundurur, cumadan cumaya eline alır, o günkü hutbeyi okur, arasına imleci bırakır, bir dahaki Cuma minbere hutbe okumaya çıktığında imlecin bulunduğu yerden diğer hutbeyi okurmuş.
Hocanın bu üşengeçliğinin farkına varan cemaatten birisi bir Cuma günü erkenden camiye gelerek hocanın hutbe kitabının yerine o kitaba benzeyen bir yemek kitabı bırakır.
Minbere çıkan imam, dua faslından sonra elini uzatarak kitabı alır ve imlecin bulunduğu yeri açarak: Gelelim kuru fasulyenin faydalarına, diye okumaya başlar…
Daha sonraları bu ifade halk arasında birbiri ile bağlantısız ifadeler için kullanır olmuştur. Eski dönemlerde imamları en fazla meşgul eden, onları sıkıntıya sokan sorumluluklarından birisi de Cuma hutbesini hazırlamak olmaktaydı. İmamlar tekrara düşmeden her hafta farklı konularda hutbe hazırlamak zorunda kalıyor, bazısı bu işi severek yaparken bazıları da piyasada satılmakta olan hutbe kitaplarından faydalanıyordu. Günümüzde ise Diyanet İşleri Başkanlığı hazır Cuma hutbesi göndererek imamları bu sıkıntıdan kurtarmış gibi gözüküyor.
Hitabet, hutbe türü sözlü kültürün çok önemli araçlarından birisi olmuştur. Düz yazının gelişmediği dönemlerde şairler ve hatipler bir toplumun en önemli kişileri olmaktaydı. Şairler şiirleriyle; hatipler ise konuşmaları ile halka öncülük etmekteydiler.
Cahiliye Arap toplumunda çok gelişmiş olan hitabet sanatı ile hatipler insanlara bilgi vermekten ziyade onlara bazı fikirleri kabul ettirmek dahası onları harekete geçirmek amacını taşıyorlardı.
Kabile demek Arapçada karşı taraf demektir. Karşı taraf ise rekabet demek, ayakta ve diri kalmak demektir. Millet olma vasfını kazanmamış topluluklarda savaşlar genelde kabileler arasında olmakta, insanlar karşı tarafı mağlup etmek için hatiplerden, şairlerden medet ummaktaydılar. Bu nedenle her kabilenin kendisine ait birçok özel hatibi bulunmaktaydı. Bu hatipler savaş için asker toplamada, barış istendiğinde ise tarafları buna ikna etmede çok başarılı konuşmalar yapardı.
Araplar panayırlarda, panayırlarda mal satmada hatiplerden faydalanırdı. Hatta kız istemeye gidildiğinde kız tarafını ikna etmek için mutlak şekilde bir hatip bulunur, hatip, damadın özelliklerini abartarak anlatır, karşı tarafı ikna etmeye çalışırdı. Hatipler yüksekçe bir yere çıkar, barış istiyorlar ise ellerine bir asa, savaş istiyorlar ise yay veya kılıç alarak konuşmalarını yapardı.
İslamiyet ile birlikte Müslüman Arap toplumunda hitabet geleneği varlığını devam ettirmiş, peygamberimiz zamanında bu alışkanlık biraz değiştirilerek uygulanmıştır.
İslamiyet’in geniş topraklara yayılması ile birlikte halifenin tüm Müslümanlara namaz kıldırması ve hutbe okuması imkânsızlaşmış, bu şartlarda halife adına başka birisinin hutbe okunmasına izin verilmiştir.
İslamiyet’in Arap toplumu dışındaki farklı milletlere yayılması ile birlikte hutbenin hangi dilde okunması gerektiği hususunda tartışmalar başlamıştır. Bazıları hutbenin Arapça olması hususunda ısrar ederken, İmamı Azam ve İmamı Şafi gibi mezhep imamları başka dilde de hutbe okunabileceği noktasında cevaz vermişlerdir.
Arapçayı önceleyen bazı kişiler hutbe dilinin Arapça olması hususunda ısrar etmiş, insanların bir şey anlamasalar bile namazda durur gibi anlamadıkları hatibi dinlemeleri gerektiğini iddia etmişlerdir. Maalesef Osmanlı’da ve Türkiye’de bu anlayış çoğu zaman taraftar bulmuştur.
Hutbeleri propaganda aracına dönüştüren Emevi ve Abbasiler, camileri ikna odalarına çevirmiş, insanların otoritenin aleyhine fikir beyan etmelerini engellemeye çalışarak hatibe mutlak şekilde itaat edilmesini ısrarla uygulamaya çalışmışlardır.
İslamiyet’i sadece Araplara mahsus bir din gibi gören bu zihniyetin Arap olmayan milletlere bile Arapça hitabeti sessizce dinlemeyi mecburi hâle getirmesi her dönem tartışma konusu olmuştur.
Bütün uygulamaları göz önüne aldığımızda Cahiliye dönemi âdeti olan yüksekçe bir yere çıkıp hitap etme alışkanlığının İslam’ın gelmesiyle birlikte İslam’a uyarlandığı, Emevi ve Abbasilerin ise bu güzelim âdeti kendi çıkarları noktasında kullandığı görülmektedir.
1926 yılında Türkiye’de hutbelerin Türkçe okunmasına karar verilmiştir. Eğer hutbenin Arapça okunmasında ısrar edilseydi, bugün hazır hutbe okumaya alışmış imamlarımızın ve de hutbe okunurken telefonla oynamayı alışkanlık hâline getiren cemaatimizin durumu nasıl olurdu?