1928 yılında Latin Alfabesine geçtikten sonra bu alfabe ile basılan ilk eserimiz Tevfik Fikret’in Tarih-i Kadîm ve Doksan Beşe Doğru adlı şiirleri olmuştur. Maarif Müfettişi olan Hasan Âli Yücel özellikle bu şiirleri tercih etmiştir.
O sıralar Türkçenin sadeleşmesi üzerine düşünceleri olan Hasan Âli Yücel’in oldukça ağır dili olan Tarih-i Kadîm ve Doksan Beşe Doğru şiirlerini yayımlaması dönemin zihniyetini yansıtması bakımından önemlidir.
Çünkü Fikret Batılılaşma taraftarıdır. Tarih-i Kadîm’e önsüz yazan Hasan Âli Yücel şöyle demiştir: Fikret, bütün hayatında tahakküme, her türlü istibdada, dinî, siyasi, dünyevi, uhrevi esaretlere isyan etmiş bir şairimizdir. Doksan Beşe Doğru ile Tarihi Kadım, yerdeki taçlar gökteki tahtın mütecaviz tahakkümüne başkaldıran bir tuğyandır. Ona imansız diyenlerden çok daha mühim olan Fikret’i gayz duyduğu velayetlerin yıkıldığı bu devirde hatırlamamak günah olur. Bu iki manzumeyi neşre saik olan, sadece yakın bir mazideki hâlimizi hatırlatmak ve bu vesileyle içinde bulunduğumuz devrin en bahtiyar imkânlarla dolu olduğunu bir kere daha düşünmektir.
Bu düşünce daha yeni yıkılmış Osmanlı’ya karşı duyulan kini göstermekte ve eski dönemde bunu dile getiren Fikret’i yüceltme amacını taşımaktadır.
Tevfik Fikret Tarih-i Kadîm şiirini yayımladığında Müslüman kesim büyük tepki göstermişti. Fikret’e kızanların başında ise Mehmet Akif Ersoy gelmekteydi. Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif adlı kitabında anlattığına göre Akif daha ilk karşılaştığı andan itibaren Tevfik Fikret’ten hoşlanmamış, neden hoşlanmadığını soran Kuntay’a da “Benim gibi ilk karşılaştığı adama, yirmi senelik arkadaşını çekiştirdi, o yüzden demiştir. Tevfik Fikret ile yıllar sonra ilk defa karşılaşan Mithat Cemal Kuntay da Fikret’in eski arkadaşlarını yeni tanıştığı kendisine çekiştirdiğini görünce Akif’e hak vermiştir.
Tevfik Fikret Tarih-i Kadîm’i 1905 yılında yazmış, çağla birlikte dinin toplum üzerindeki etkisini yetirmesi gerektiğini savunmuş, “Yırtılır ey kitâb-ı köhne yarın / Maktel-i fikr olan sahifelerin” mısralarını yazarak Kur’an-ı Kerim’i köhne bir kitap olarak tasvir etmiş ve fikrin katili olan bu kitabın (Kur’an-ı Kerim’in) sahifelerinin yarın yırtılacağını ifade etmiştir. Yine şiirin devamında Osmanlı Devleti’ni kan akıtan bir imparatorluk olarak tasvir etmiş, Osmanlıyı çapulcu olarak göstermiştir.
Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret’in Kuran-ı Kerim’e “Kitab-ı Köhne” demesine çok sinirlenmiş, bu adam Peygamberime sövdü, babama sövse affederdim, bunu ölürüm de hazmedemem, demiştir.
Daha sonra Akif, Tevfik Fikret’i Bugün Allah’a söver, sonra biraz bol para ver/ Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder diye eleştirmiş ve Fikret ile hep mesafeli durmuştur.
21 Şubat 1925 yılında Kur’an-ı Kerim’in yeniden güzel bir şekilde tercüme edilmesi için Meclis’te oylama yapılır. O dönemde Kur’an-ı Kerim’in Fransızcadan yapılmış yanlış çevirileri aydınlar arasında okunmaktadır.
O devir için Türkçeyi en güzel kullanan şair Mehmet Akif Ersoy’dur. Bu öneri Akif’e götürülür. Akif ilk başlarda uzak durmasına rağmen dostlarının (özellikle Ahmet Naim) aşırı ısrarı üzerine 6 bin lira karşılığında Kur’an-ı Kerim’i tercüme etmeyi kabul eder.
1926 yılında ise Akif Mısır’a gitmek zorunda kalır. Akif zaman sonra bir yanda Allah’ın kelamı, bir yanda Akif’in meali diyerek yaptığı çevirileri beğenmemesine rağmen gönülsüzce bu işi sürdürür.
Aynı zamanda hükümetin uygulamalarını, Latin alfabesine geçişten sonra ilk olarak Tevfik Fikret’in tartışmalı şiirinin basılmasını, ezanın Türkçeleştirilmesini görünce rahatsız olur. Çevirisini yapacağı Kur’an-ı Kerim’i de buna alet edecekleri korkusunu yaşamaya başlar ve sonunda anlaşmayı bozar ve Kur’an-ı Kerim’in çevirisinden vazgeçer. Fakat yine de bu çeviri üzerinde çalışmaya devam eder.
Akif 1936 yılında hastalanıp Türkiye’ye döneceği sıralar Mısır’da sırdaşı, dostu olan Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi’ye (Bir dönem CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun babasına) Kur’an-ı Kerim tercümesini teslim ederek, bu tercümeyi sakla, ben dönebilirsem senden alırım, yok eğer ben ölür isem bunu yakarsın der ve Türkiye’ye döner.
Akif Türkiye’ye döndüğü zaman herkes bu tercümenin peşine düşer, hatta Atatürk Giresun milletvekili Hakkı Tarık Us’u Akif’e göndererek 20 bin lira karşılığında tercümeyi vermesini ister. Akif ise tercümeyi bitirmediğini, Mısır’da bir arkadaşına bıraktığını söyleyerek reddeder.
Akif 1936 yılında öldükten sonra herkes Akif’in tercüme etmiş olduğu Kuranıkerim’in peşine düşer. Mısır’a gidip Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi’yi bulup ondan bu tercümeyi isterler, o ise yaktım diyerek insanları geri gönderir.
Hasan Âli Yüce Milli Eğitim Bakanı iken II. Dünya savaşı sırasında Mısır’a gittiğinde ilk olarak çok uzun ve meşakkatli bir uğraş ile Yozgatlı Mehmet İhsan Efendi’yi bulur ve ondan Akif’in tercümesini ister, o da Akif’in tercümesini yaktığını söyleyerek Hasan Âli Yücel’in teklifini geri çevirir.
Bir yanda yönetim şeklini beğenmeyen ve onların tacizi ile yurt dışına çıkmak zorunda kalan Mehmet Akif Ersoy, diğer yanda ise kendilerini onaylamayan Akif’in yapmış olduğu çeviriyi elde etmek umudu ile Mısır’da kitap arayan Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel.
Mehmet Akif Ersoy’un cenazesine sahip çıkmayan zihniyetin başka ülkelerde onun kayıp tercümesinin peşinden koşması bir milletin dramını göstermektedir.
Hasan Ali Yücel Kur’an-ı Kerim’in en güzel tercümesini Akif’in yapacağını bilmektedir. Bu olay Hasan Ali Yücel’in Türkçenin güzel bir eser kazanması için vermiş olduğu mücadeleyi göstermesi açısından da son derece değerlidir.
Fakat ne yazık ki bu çelişkili hayat yıllardır milletimizin maruz kaldığı bir trajediye dönüşmüştür.
Siyasilerimizin bu trajediyi, bu zihinsel bölünmüşlüğü bitirme yerine bundan beslenmeye çalışmaları ise ayrı bir trajedimiz olmuştur.
Not: Mehmet Akif Ersoy’un tercümesinin akıbetini merak edenler, Dücane Cündioğu’nun Bir Kur’an Şâiri adlı eserini okuyabilirler.