Yukarıda başlık Osmanlı’da medrese eğitimi almış kişilerin Farsçaya karşı mesafeli duruşlarını yansıtmaktadır. Osmanlı’da ilim dilinde Arapça, edebiyat dilinde Farsça ön plana çıkmış olmasına rağmen, bu iki dilin çok eskiden beri birbirleri ile olan rekabeti Osmanlı topraklarında da devam etmiştir.
Özellikle Emevi döneminde Arap milliyetçiliğinin zirve yapması, Arapların diğer milletlere karşı aşağılayıcı tavırları nedeni ile Fars ve Türklerde Araplara karşı bir tepki oluşmuş, Şuûbiyye hareketi de Arap milliyetçiliğine karşı gösterilen bir tepkinin sonucu oluşmuştur.
Kâşgarlı Mahmut’un Araplara Türkçe öğretmek amacı ile yazmış olduğu Divanü Lugati’t- Türk adlı eserini yazma sebeplerini de bu zemin üzerinde aramak gerekmektedir.
Arap milliyetçiğinin yükseldiği dönemlerde, Arapçayı yücelten hadislerde de bir artış görülmüştür. “Allah’ın en nefret ettiği dil Farsçadır. Şeytanlar Huzistanlıların (İran’ın bir bölgesi), Cehennemlikler Buharalıların, Cennetlikler ise Arapların dilini konuşur” uydurma hadisi de bu dönemde çok yaygınca kullanılmıştır.
Araplarla arası pek olmayan ve onların kültürlerine karşı bir direnç geliştiren İranlılar, Âdem ile Havva’nın Cennette Farsça konuştuğunu, Cebrail’in Türkçe, yılanların ise Arapça konuştuğunu, Allah’ın gazap ettiğinde vahiy dilinin Arapça, razı olduğunda ise Farsça olduğunu iddia etmişlerdir.
Gerek Yavuz Sultan Selim’in şia anlayışı ile mücadelesi, gerekse Kadızadeler vasıtası ile Arap kültürünün ve anlayışının Osmanlı’da yavaş yavaş etkili olması ve gerekse Ömer Hayyam, Hafız gibi şairlerin şiirlerinde mey, kadın, aşk, içki konularını işlemleri, Osmanlı’da özellikle bazı medreseliler arasında Farsçaya karşı önyargı oluşturmuştur.
“Kim ki bilir Farisî/Gider dinin yarısi” düşüncesi de bu anlayış çerçevesinde ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte bazı tekke taraftarları, bu şiiri “Kim ki bilir Farisî/Gider deynin yarısi” şeklinde değiştirmiş, bir insanın Farsça bilmesiyle milletine karşı olan borcunun yarısını ödeyeceği şeklinde yorumlamışlardır.
Ulamanın Farsçaya karşı mesafeli duruşu nedeni ile Farsça geç zamanlarda Osmanlı’da medrese müfredatında kendine yer edinebilmiştir.
Osman Ergin “Türk Maarif Tarihi” adlı eserinin birinci cildinde Farsçanın ancak III. Ahmet devrinde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yaptırmış olduğu medreselerde eğitim programına girdiğini ifade etmektedir.
Medrese kökenliler Farsçaya kısmen mesafeli dururken, edebiyat mahfillerinde Farsça aranan ve herkesin bilmesi gereken bir dil olarak görülmüştür. Osmanlı’da Zü’l-lisaneyn olma, (Arapça ve Farsça dilinde şiir yazma) şairler için önemli bir merhale olarak görülmüş, şairler bu iki dilde de şiir yazmayı kendilerine amaç edinmişlerdir.
Şairler bu iki dilde şiir yazmanın yanında çoğu zaman bu iki dilin imkânlarını kullanarak Türkçe şiirler de yazmışlardır. Bu durum, özellikle üst kesimde Arap ve Fars hayranlığını da beraberinde getirmiştir.
Osmanlı’da Farslılara bakışı ile Farsçaya bakışı aynı olmamıştır. Mezhepsel yaklaşım nedeni ile İranlılara pek iltifat edilmezken Farsçaya ayrı bir konumda değerlendirilmiştir. Bunda Mevlana, Sadi ve Firdevsî başta olmak üzere birçok Fars şairinin etkisi büyük olmuştur.
İran’ın içki, kadın, aşk şiirlerinden hoşlanmayan kesim, Sadi’nin Gülistan’ına ayrı bir muhabbet beslemiş, bu eserin çevirisini defalarca yapmıştır.
Mevlana’nın Mesnevi’yi Fars dilinde yazılmış olması, Osmanlı’da Farsçayı çok daha imtiyazlı hâle getirmiştir. Yine Osmanlı topraklarında Mevlevi tekkelerinin sayısının 110 civarında olması ve buralarda Mesnevi’nin her daim Farsça okunması, Farsçanın Mevlevi dervişlerinde kutsal bir dil gibi görülmesine, bu dilin Osmanlı topraklarında hatta Balkanlara kadar yayılmasına neden olmuştur.
Mevlevi tarikatına girmeyenlerin mesnevi okunması için İstanbul’da Darülmesneviler kurulmuş, buralarda hem Farsça öğretilmiş hem de mesnevi okunmuştur.
İranlılar, Çaldıran Savaşı’nda bizim Anadolu’ya gelmemize engel oldunuz ama biz Mesnevi vasıtası ile önce sizin sarayınıza, sonra sizin vasıtanızla Balkanlara kadar gittik, diye Türklere söylemlerde bulunmaktalar.
Anadolu’da Farsçanın etkisi uzun yıllar devam etmiştir. Hatta 1971 yılında vefat eden beşinci Diyanet İşleri Başkanımız Ömer Nasuhi Bilmen Farsça bir divançe yazmış ve Farsça için “Ya lügat-ı fürs ne pâkizedir/Kubbe-i irfâna bir âvizedir/ Nutkumuza başka tarâvet verir. / Fikrimize haylice vüs’at verir… diyerek daha yeni bir dönemde Farsçaya methiyeler dizmesi ilginç olmuştur.
Fars ideolojisi Anadolu’da çok büyük sancılara, yıkımlara neden olmuşken Farsça Türk kültürüne özellikle edebiyatına çok zarif katkılar yapmıştır
Türkiye’de Farsça, Farslılardan çok daha fazla sevilmiş, daha fazla hürmet görmüştür.
Aynı zamanda Farsça, Arapçanın Anadolu’da tek, hâkim, baskın bir dil olmasına engel olmuş, onun Arapçaya alternatif oluşu nedeni ile Türkçe daha rahat bir nefes alma şansını yakalamıştır.