Fakir mi daha şerefli, zengin mi daha şerefli sorusu, zahirî bir ekonomik soru gibi görünür; fakat hakikatte ontolojik bir sorudur: İnsan neye dayanarak yaşıyor? Neye güveniyor? Neye bağlanıyor?
Âlimlerin bir kısmı kanaatkâr fakirin şükreden zenginden hâl olarak daha üstün olduğunu söylerken, aslında kalbin dünyadan daha az etkilenmiş oluşuna işaret ederler. Çünkü fakirlik, insanı zorunlu olarak Allah’a yöneltir. İhtiyaç duygusu, iftikâr hâli, kalbi Rabbine bağlar. Şeytanın “sizi fakirlikle korkutur” âyeti de bunu gösterir: Fakirlik korkusu üzerinden insanın kalbine dünya sevgisi yerleştirilir. Modern dünyada bu korku sistematik hâle gelmiştir. İnsanlar “ya yetmezse?” kaygısıyla yaşar. Daha çok kazanma, daha çok biriktirme arzusu, aslında fakirlik korkusunun ters yüz edilmiş biçimidir.
Öte yandan şükreden zengin görüşünü savunanlar da önemli bir noktaya temas ederler. Zenginlik, eğer Allah’ın emaneti olarak görülür ve infakla, şükürle, adaletle kullanılırsa, bu bir imtiyaz değil bir sorumluluktur. Peygamberlerin bir kısmının zengin olması, zenginliğin başlı başına zemmedilmediğini gösterir. Hz. Peygamber’in “Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” hitabı, zenginliğin Allah’ın bir ihsanı olduğunu beyan eder. Fakat bu zenginlik, kalbi dünyaya bağlayan değil, dünyayı Allah için kullanma zenginliğidir.
Asıl mesele şudur: Zenginlik mi insanı taşıyor, insan mı zenginliği taşıyor? Eğer mal kalbe yerleşmişse, insan fakirdir. Eğer mal elde kalmış, kalp Allah’a bağlı kalmışsa, o zengindir. Modern paradigma ise fakirliği değersizlik, zenginliği başarı olarak kodlamıştır. Refah, insanın kıymet ölçüsüne dönüşmüştür. Oysa dinî literatürde kıymet ölçüsü takvadır. Şükredilmeyen, paylaşılmayan, infak edilmeyen mal, sahibini zengin yapmaz; bilakis ağırlaştırır. “Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır” ifadesi, malın insanı bağlayan bir zincire dönüşebileceğini anlatır.
Modern zenginlik çoğu zaman dolaşıma kapalıdır. Nalıncı keseri gibi hep kendine yontar. Biriktirir ama akıtmaz. Oysa İslamî anlayışta malın temizlenmesi zekâtla olur. Zekât vermek, malın içindeki fazlalığı, ağırlığı atmak demektir. Okul yapmak, hastane yapmak, yol yapmak, susuza çeşme yapmak; bunlar zenginliğin şükrüdür. Şükrü ödenmeyen mal, dinî anlamda zenginlik değildir; yük ve vebaldir.
Fakirlik de tek başına bir fazilet değildir. Eğer fakirlik isyan üretir, haset üretir, Allah’a karşı bir kırgınlık doğurursa, o fakirlik kişiyi zengin yapmaz. Ama fakirlik sabır ve rızâ ile birleştiğinde, kalbi saflaştırır. Bu yüzden “ümmetimin fakirleri cennete zenginlerinden önce girer” hadisi, ekonomik bir yüceltme değil; kalbin dünyaya daha az bağlanmış olmasına işaret eder.
Bugün iki paradigma karşı karşıyadır. Birincisi, Allah’a bağlı zenginlik: Malı emanet gören, infak eden, paylaşan, kalbi dünyaya değil Allah’a bağlayan anlayış. İkincisi, Allah’ı dışlayan zenginlik: Malı kimliğin temeli yapan, güveni paraya bağlayan, paylaşmayı kayıp sayan anlayış. Modern dünyanın büyük kısmı ikinci paradigmanın içinde yaşıyor. Fakat bu zenginlik, insanı huzura değil rekabete, güvene değil korkuya, doygunluğa değil daha fazla arzuya sürüklüyor.
Sonuçta zenginlik ve fakirlik paranın iki yüzü gibidir; fakat ahirette hangi yüzün değerli olduğu ortaya çıkacaktır. Asıl soru şudur: Kalp neye yaslanıyor? Eğer her hâl ve şartta Allah’a yaklaşan bir kalp varsa, o insan zengindir. Eğer mal arttıkça Allah’tan uzaklaşan bir kalp varsa, o insan fakirdir. Modern insanın en büyük yanılgısı, zenginliği banka hesabında araması; oysa gerçek zenginlik kalbin istikametindedir. Dünya dolaşır, mal el değiştirir; fakat Allah’a yakınlık sabit bir servettir. Bâkî olanı fânî olana tercih etmek, işte asıl zenginlik budur.