Modern insan için “Allah’ın kuldan râzı olması” ifadesi çoğu zaman soyut ve metafizik bir dil gibi durur. Başarıyı performansla, değeri görünürlükle, onayı sosyal çevreyle ölçen bir dünyada “ilâhî rızâ” ölçütü geri planda kalır. Oysa klasik metinlerin söylediği şey son derece nettir: Allah’ın kuldan râzı oluşu, kulun hayra muvaffak kılınmasıdır. Yani iyiyi istemekle kalmayıp ona yönelme imkânının verilmesi, itaate meyil, şükre kabiliyet ve kötülükten uzaklaşma istidadıdır. Bu bakış açısı, başarıyı dış sonuçlarla değil, iç istikametle ölçer. Modern biri bu dili yeterince yansıtmıyor olabilir; fakat modern insanın yaşadığı anlam boşluğu tam da bu ölçüyü kaybetmiş olmasından kaynaklanır.
Önceki yazıda işaret ettiğimiz gibi, Allah’ı tanımadan ontolojik gerçekliği temellendirmek zordur. Evreni, insanı ve hayatı yalnız maddî süreçlerle açıklamak mümkündür; fakat “neden varız?”, “neden bilinçliyiz?”, “neden adalet ve anlam arıyoruz?” sorularına nihai cevap verilemez. Bilim, varlığın nasıl işlediğini gösterir; fakat niçin var olduğunu açıklamaz. Kimya, biyoloji, fizik yasaları tabiatta keşfedilir; fakat tabiatın kendisi bilinçli bir özne değildir. Ağaç, fotosentezi “bilerek” yapmaz; moleküler düzen, kendi başına bir maksat üretmez. Yasaların varlığı, yasa koyucuyu gerektirir. Eseri görüp müessiri inkâr etmek, açıklamayı yarım bırakmaktır.
“Artık dine ihtiyaç yok, bilim yeter” söylemi bu yüzden eksiktir. Bilim, Allah’ın koyduğu düzeni keşfeder; onu ortadan kaldırmaz. İnsan varlığın yasalarını çözdükçe, aslında o yasaların inceliği karşısında hayret duymalıdır. Bu hayret, Allah’ı tanımanın başlangıcıdır. Allah’ı tanımak, yalnız korku üzerinden değil; eserlerindeki hikmet ve kudreti görmek üzerinden gerçekleşir. Güneşin ısı ve ışık dengesi, canlıların birbirine uyumlu yapısı, insan bilincinin derinliği… Bunlar ilim ve kudretin izleridir. Bu izleri görmeyen bir zihin, varlığı rastlantıya indirger ve sonunda insanı da tesadüfî bir varlık gibi algılar. Tesadüf algısı ise güven değil, kaygı üretir.
Allah’ın kuldan râzı olması, kulun bu gerçekliği idrak edip hayatını buna göre tanzim etmesiyle görünür hâle gelir. Klasik metinlerdeki işaretler —itaate muvaffakiyet, hayra meyil, şükre açıklık— modern insan için hâlâ anlamlıdır. Çünkü insan, ancak kendisini aşan bir hakikate bağlandığında bütünlük kazanır. İlâhî muhabbet ve rızâ bilinci, insanı performans kaygısından kurtarır; onu anlam merkezine yerleştirir. Allah’ı tanımak, yalnız teorik bir inanç değil; sevgi ve muhabbetin kaynağını keşfetmektir. Eserlere bakarak müessiri tanımak, tanıdıkça sevmek ve sevdikçe yönelmek… Bu süreç olmadan insan ne evreni tam anlayabilir ne de kendi varoluşunu huzur içinde taşıyabilir.