Tevekkül, İslâm’ın kalbi yerinden oynatan kavramlarından biridir; fakat en çok da yanlış anlaşılmıştır. Çünkü tevekkül, çoğu kimsenin sandığı gibi “gayreti terk etmek”, “kaderde ne varsa o olur” deyip kenara çekilmek değildir. Tam tersine, tevekkülün hakikati, hayatın içine daha doğru bir yerden girmek, sebepleri putlaştırmadan sebeplere sarılmak, çalışmayı ibadetin parçası kılarken sonucu da ilâhlaştırmamak demektir. Yanlış tevekkülün ürettiği şey tembelliktir; sahih tevekkülün ürettiği şey ise sükûnet içinde gayrettir. Bu yüzden Akif’in alayı, tevekküle değil, tevekkülün adına sığınıp işi kadere yıkmaya çalışan atalete yöneliktir: “Sen kahvede otur; Allah senin vekil harcın değil mi?” diye iğnelediği şey, insanın kendi vazifesini terk edip Allah’ı kendi ihmalkârlığına memur etmeye kalkışmasıdır. Oysa tevekkül, Allah’ı merkeze almak, O’na dayanarak hayatı tamamlamak, “ben çözerim” kibriyle değil, “Rabbim diler, ben de emrolunduğum kadar gayret ederim” edebiyle yürümektir.
Bu edebin temelinde kalbin yer değiştirmesi vardır. Tevekkül, dış dünyanın şartlarını bir anda değiştirmez; fakat insanın iç dünyasını, korku ve panik üreten merkezi değiştirir. Metnin söylediği en kuvvetli cümlelerden biri şudur: Tevekkül, kalbin vekîl olan Allah’ın güvencesiyle ızdıraptan sükûna ermesidir. Modern insanın kaygısı, tam da bu sükûnun kaybıdır. Bugünün insanı, her şeyi maddî eksende çözmeye alıştıkça, belirsizlik karşısında daha çok dağılıyor. Çünkü madde, insana “tam garanti” sunmaz; para da sunmaz, kariyer de sunmaz, sağlık sistemi de sunmaz, ilişkiler de sunmaz. Modern toplum, insana sürekli “kontrol et, planla, biriktir, garantiye al” telkininde bulunur; fakat hayat, insanın elinden taşan bir gerçekliktir. İşte tevekkül, bu taşma anlarında insanı yıkılmaktan kurtaran iç dayanak olur. Sebep elden giderse, plan bozulursa, gecikme olursa, arzu ertelenirse, tevekkül kalbe şunu öğretir: Son söz sebeplerin değil, Müsebbib’in; yani sebep yaratmanın da, rızık vermenin de, hükmü yürütmenin de sahibi olan Allah’ındır.
Bu noktada “sebeplere girmek” ile “sebeplere teslim olmak” arasındaki fark hayatîdir. Tevekkül, sebepleri inkâr etmek değildir; sebebi ilah yerine koymamaktır. Metnin kuş örneği, tevekkülü tembellik sananlara bir tokattır: Kuş sabah kursağı boş çıkar, akşam dolu döner. Kuş rızkı için çıkar gider; rızkı yatağında bulmaz. Demek ki tevekkülün içinde hareket vardır, arayış vardır, emek vardır. Fakat kuş, hırsla yığmaz; midesine yetecek kadarını alır. Buradan modern insan için çok açık bir ölçü çıkar: Çalış; ama hırsla parçalanma. Gayret et; ama kaygıyla zehirlenme. Tedbir al; ama tedbiri put yapma. Çünkü insan, tedbiri put yaptığında, tedbir bozulunca kendisi de bozulur; sükûneti değil, paniği büyütür. Tevekkülün hedefi ise, insanın kalbini “kaçırma korkusu”ndan, “gecikme takıntısı”ndan, “ya olmazsa” dehşetinden arındırmaktır.
Metnin başka bir ince noktası da şudur: Tevekkül, insanlardan hiçbir şey istememek şeklinde kaba bir kabuğa indirgenmez. Peygamberimizin (s.a.) Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer ile açlık sebebiyle bir eve gidip yiyip içmesi, tevekkülü eksiltmemiştir. Demek ki tevekkül, yardımı haram saymak değildir; yardımı “kaynak” haline getirmemektir. İnsanın insandan bir lokma alması tevekkülü bozmaz; lokmayı verenin insan olduğuna inanması bozar. İnsanın doktora gitmesi tevekkülü bozmaz; şifayı doktorun kudretinde görmesi bozar. Metnin tedavi bahsi de bu dengeyi destekler: Tedavi caizdir; fakat kalp, her hâlükârda Allah’ın hükmünün içinde olduğunu bilir. İnsan tevekkül ile belayı kaldırmak için Allah’ı “mecbur” edecekmiş gibi davranmaz; tevekkülün asıl faydası, belanın içinde insanı hırsın azabından ve tamahın zilletinden kurtarmasıdır. Yani tevekkül, hayatı “sorunsuz” kılma garantisi değil; hayatın içinde insanı “adam” kılma terbiyesidir.
Modern çağda tevekkülün en büyük karşılığı, paranın ve başarının “yeni sığınak” haline gelmesine karşı bir uyarıdır. Bugün birçok insan, farkında olmadan tevekkülünü Allah’tan alıp paraya devrediyor; güvenini duaya değil bütçeye, kanaate değil birikime, teslimiyete değil sigortaya bağlıyor. Elbette tedbir alınır; ama tedbir, insanın kalbini Allah’tan koparıyorsa o tedbir, insanı korumaz, insanı tüketir. Çünkü para arttıkça kaygı azalmaz; çoğu zaman kaygı daha incelmiş biçimde büyür: “Daha çok olmalı, daha garanti olmalı, daha sağlam olmalı…” Bu, insanı rahatlatmaz; insanı esir eder. Tevekkül ise esareti kırar: İnsan rızkın anahtarının Allah’ta olduğunu bildiğinde, başkalarının elindekine tamahı keser; bu da hem ruhu iyileştirir hem toplumu. Haset azalır, kıskançlık azalır, hırs azalır, rüşvetin ve iltimasın cazibesi azalır; insan, insanı “rızık kapısı” gibi görmeyi bırakınca, insan ilişkileri de daha temiz bir zemine oturur.
Tevekkülün sahih hâli, nihayetinde kalpte bir itikat berraklığıdır; metnin işaret ettiği gibi, yakîn tamam olunca onun adı tevekkül olur. Yakîn zayıfladığında ise kalp sebeplere yapışır, gecikmeye tahammül edemez, kaçırma korkusuyla ızdıraba düşer. Bu yüzden tevekkül, sadece bir “teselli cümlesi” değildir; iman, bilgi, edep ve ahlâkın birleştiği bir iç disiplin, bir varoluş tavrıdır. Mütevekkil insan, çalışır; fakat çalışmanın sarhoşluğuna kapılmaz. Kazanır; fakat kazancı ilahlaştırmaz. Kaybeder; fakat kaybı yok oluş saymaz. Plan yapar; fakat plan bozulunca yıkılmaz. Zira bilir ki bütün işlerin hükmü Allah’a aittir; fayda ve zarar O’nun takdirinin içinde cereyan eder; insanın vazifesi emek, dua, istikamet ve teslimiyettir. İslâm dünyasının tevekkülde düştüğü hata, çoğu zaman “gayreti terk eden tevekkül” ile “kalbi sakinleştiren tevekkül”ü karıştırmasıdır. Oysa bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu şey, işte bu sahih tevekküldür: Kalbi merkeze alan, Allah’ı merkeze alan, insanı panikten sükûna, hırstan kanaate, tamah zilletinden izzetli bir kulluğa çağıran tevekkül. Bu çağda tevekkül, modern insana şunu söyler: Sebebi yap, ama sebebe kul olma; dünyada yürü, ama dünyanın içinde kaybolma; güvenecek bir şey arıyorsan, güveni eşyaya değil Hakk’a bağla. Çünkü insanın iç huzuru, nihayetinde hangi kapıya dayanıp hangi vekile teslim olduğuyla ilgilidir.