Hayâ “utangaçlık” gibi dar bir psikoloji hâli değil; imanla bağlantılı bir
varoluş terbiyesidir. İnsan, kendini bir bakışın içinde bilir. O bakış
sadece “insanların bakışı” değildir; asıl belirleyici olan “Allah’ın muttali oluşu”dur. Hayâ, “Allah Teâlâ’nın ona muttali olması sebebiyle içine
kapanmasıdır.” Yani insan, Rabbini hesaba kattığı için iç dünyasında bir
incelik, bir sakınma, bir çekilme yaşar. Bu çekilme kaçış değil; kırmızı
çizgiye riayettir. Bu ifadeled hayânın ahlâk üreten çekirdeğini veriyor:
“Allah’tan hayâ etmenin mânası, Allah’ın râzı olmadığı bütün değersiz
varlıklardan kaçınmaktır.” Burada “değersiz varlıklar” ifadesi çok kritik:
İnsanı büyüten şeyler değil, insanı ucuzlatan meyiller kastediliyor.
Demek ki hayâ; davranışın estetiği, ruhun asaleti ve iradenin temizliği
demek.
Modern toplum eleştirisi de tam buradan yürür: Modern kışkırtma,
hayâyı “özgürlük düşmanı” gibi göstererek insanın iç sınırlarını dağıttı.
Bir insanın iç sınırları dağıldığında, dışarıdan makyajla bir görüntü
kurulur ama içeriden bir çürüme başlar. Modern düzen, “güzel
görünmeyi” büyütür; “güzel olmayı” küçültür. Halbuki hayâ “güzel
olma”nın temelidir; çünkü insanı çirkin işlerden geri çeker, çirkin
niyetlerden arındırır, çirkin sözden utanır hâle getirir.
“Murâkabe, kalbin Rabbin yakınlığını bilmesidir.” Yani hayâ,
murâkabenin meyvesi gibidir. Rabbin yakınlığını bilen kalp, her şeyi
“gizli kalmaz” şuuruyla tartar. Bilginlerin “senin hiçbir hareket ve
sükûnetinin O’na gizli kalmayacağını bilmendir” vurgusu, modern
insanın en çok kaybettiği “iç denetim” mekanizmasıdır. Dış denetim
çoğaldı (kamera, algoritma, toplum baskısı) ama iç denetim zayıfladı.
Sonuçta insan, Allah’tan değil; imajdan, linçten, piyasadan, statü
kaybından korkar hâle geldi. Bu da hayâyı kökünden koparır.
İnsanın ruhu, hedefini kaybedince arzu üretim merkezine
dönüşüyor. Arzu şişince hayâ küçülüyor. Hayâ küçülünce “edep” bir
değer olmaktan çıkıp “eski moda” bir şey gibi algılanıyor. İnsan ilişkileri
güven değil çıkar üzerinden kuruluyor; “iyi” olmak değil “işe yarar”
olmak öne geçiyor. Bu yüzden modern insanın davranışları güven vermez
hâle geliyor; çünkü hayâ, güvenin görünmeyen temeliydi.
Hayânın kaybı, insanı sadece “ahlâken” değil, “estetik olarak” da
çirkinleştirir. Çünkü çirkinlik sadece yüzle ilgili değildir; niyetle, sözle,
tavırla, bakışla, beden dili ile ilgilidir. İnsanın “kırmızı çizgileri” dediğiniz
şey, tam da bu bütünlüğü korur. Çalmayan adamın “güzel” oluşu, yüz
güzelliğinden önce ahlâk güzelliğidir. “Hayâ edilecek mekânlarda
görülmemesi” ölçüsü, aslında bir “itibar ve izzet” ölçüsüdür: İnsan
kendini düşürmez; nefsini ucuzlatmaz; kendini şüpheli, kirli, değersiz
alanlarda dolaştırmaz.
Sonuçta modern çağın trajedisi şudur: Hayâ gittiği için “güzellik”
maske oldu. Maske büyüdükçe insanın içi küçüldü. İslâm’ın hedeflediği
ise maskeyi değil şahsiyeti inşa etmektir: Murâkabe ile diri bir vicdan;
hayâ ile korunmuş bir fıtrat; güzel ahlâk ile güven veren bir insan. Bu üçü
birlikte olduğunda, dış güzellik olmasa bile insan “güzel” görünür; çünkü
davranışı, sözü ve niyeti güzeldir. Modernin makyajı ise dışı parlatır; ama
hayâ yoksa içi tamir etmez.