Büyük bir tarihsel dönüşümün tam ortasındayız. Coğrafya haritaları yeniden çiziliyor, küresel güç dengeleri çatırlıyor. Doğu Akdeniz’den Kafkaslar’a, Kızıldeniz’den Karadeniz’e kadar devasa fay hatları harekete geçti.
Ve bu fırtınanın tam merkezinde tek bir ülke var: Türkiye.
Ancak haritalar sarsılırken, dışarıda kurulan o devasa tuzaklar bir bir bozulurken, içeride çok tehlikeli, çok sinsi bir senaryo sahneye konuluyor. Birileri, küresel efendilerin suflesiyle içeride yapay fay hatları üretmeye, toplumsal hafızayı felç etmeye çalışıyor. Siyasetin sığ sularında boğulmamızı istiyorlar. Gündelik kavgalarla, ekonomik sıkıntıların arkasına gizlenen o sinsi operasyonlarla Türkiye’nin jeopolitik aklını kör etmek istiyorlar.
Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar, sadece bir hükümet-muhalefet çekişmesi değildir. Bu, Türkiye’nin eksenini kaydırma, onu yeniden küresel vesayet sisteminin uydusu yapma mücadelesidir. Dışarıda diz çöktüremedikleri bu ülkeyi, içerideki zaafları kaşıyarak, kurumsal çürümeleri derinleştirerek, adalet mekanizmasını yıpratarak içeriden teslim almak istiyorlar.
Ekonomik kriz mi? Evet, var. Halkın belini büken bir pahalılık mı? Elbette var. Ama bunu sadece "kötü yönetim" parantezine alıp küresel finans çetelerinin, Londra merkezli operasyonların rolünü gizleyenler, bu ülkeye en büyük kötülüğü yapıyor. Öte yandan, içerideki liyakatsizliği, yolsuzluk iddialarını, kurumlardaki o kibirli çürümeyi "beka" ambalajıyla örtmeye çalışanlar da aynı değirmene su taşıyor. İçeriyi sağlam tutamazsanız, cepheyi koruyamazsınız! İç tahkimatını yapamayan bir devlet, küresel fırtınaya dayanamaz.
Batı’nın fonladığı o sözde sivil yapılar, medyadaki kiralık kalemler, siyasi ikballerini Washington’ın ya da Brüksel’in göz kırpışına bağlayanlar tek bir amaca hizmet ediyor: Türkiye’nin coğrafi yükselişini durdurmak. Akdeniz’deki hak iddialarımızdan vazgeçelim, terör koridoruna göz yumalım, savunma sanayiindeki o devrimsel yürüyüşü sabote edelim istiyorlar.
Buna karşın, devlet aygıtını kendi tekeline alıp, toplumu kutuplaştırarak kendi iktidar alanını korumaya çalışan bir "iç akıl" da tehlikenin büyüklüğünü kavrayabilmiş değil. Günübirlik taktiklerle, küçük siyasi hesaplarla küresel hesaplaşma yönetilemez. Vizyonsuzluk, en az ihanet kadar ölümcüldür.
Bu bir uyarı yazısıdır!
Eğer içerideki bu sığ cepheleşmeyi bitiremez, adalet ve liyakat ekseninde toplumsal barışı yeniden tahkim edemezsek, dışarıdaki o devasa dalgalar bizi yutar. Türkiye, kendi içindeki küçük hesapları tasfiye etmek zorundadır. Yüz yıl sonra ayağa kalkan bu devasa gücü, içerideki ayak oyunlarına kurban edemeyiz.
Oyun büyük, senaryo kirli ama bu ülkenin bin yıllık hafızası her şeyin farkında. Ya topyekûn bir silkinişle iç cephemizi temizleyip coğrafyanın lideri olacağız ya da sinsi operasyonlara teslim olup geleceğimizi ipotek ettireceğiz.
Üçüncü bir yol yok!
Zehra EREN