Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey şöyle demişti; “Sen Türk olduğunu unutsan da, düşmanın asla unutmayaz”
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kültür ve sanatta başarılı olamamayla ilgili yakınma cümlelerini birçok konuşmasından hatırlarım. Günümüz TV ekranlarına bakınca aslında durumun büyük ve acı bir gerçek olduğunu görebiliyoruz. Eğitimde ise “Yeni Maarif Müfredatı” ile durumun biraz olsun farkına varabildik.
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, “Türkiye vatan uğruna hizmet ederken şehid düşen 20 kahraman evladına ağlıyor. Cuma Namazı'nı müteakip ülkemizin dört bir tarafında şehidlerimizin cenaze namazlarını kıldık. Diyanet İşleri Başkanlığımız da Türk milletinin hislerine tercüman olarak hutbeyi 'Mehmedçik, Şehidlik ve Vatan' kavramlarına ayırmıştı. Ancak anlayamadığım birşey oldu. Sosyal medyada dünkü hutbeyi küçümseyeyip, manasızca eleştirenlere rastladım. Vatan, Mehmedçik ve şehadet konulu hutbeden niye rahatsız olurlar bir türlü anlayamadım! Birkaç kişi ise Yahya Kemal'in 'Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi! Senin uğrunda ölen ordu budur yâ Rabbi! Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın, Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın mısralarından rahatsız olmuş. 1000 yıldır Haçlı seferlerinden, Rus, Fransız, İngiliz emperyalizmine göğsünü siper edip, milyonlarca şehid veren Türk ordusu değil mi? Günümüzde de kahraman ordumuz Türkiye'nin istikbali ve istiklali için kahramanca mücadele etmiyor mu? Türk ordusunun adını anmak için müsaade mi alacağız?” demişti.
İşin rengi!
Prof. Afyoncu’nun da altını çizdiği gibi en kutsalımıza dahi ağır eleştiriler yapılabiliyor. Bunun temelinde ise yıllarca, belki onlarca yıl milli kimliğinden sıyrılmış, kimliksiz bir toplum inşa çabaları yatıyordur.
“İlk Göktürk” adeta bir fiskeyle kötü inşayı tersine çevirebilir mi?
“Türk sinemasının kök anlatılarını en yoğun biçimde ürettiği dönem, bugün teknik olarak kolayca küçümsenen ama sosyolojik açıdan büyük bir değer taşıyan 1965–1978 arasındaki Yeşilçam dönemiydi. O günlerde çekilen tarihî avantür filmleri, düşük bütçelerin, hızla çekilen setlerin, kapı kolu görünümlü kılıçların ve mukavva surların ötesinde bir şeyi temsil ediyordu: Bu toplumun kendi kahramanını yaratma arzusu.
Tarkan, Kara Murat, Malkoçoğlu… Bugün birçok sinefilin “kitsch” diyerek kenara ittiği, kahkahalarla izlediği bu filmler, aslında Türk toplumsal bilincinin modern popüler kültür üzerinden kendisini okuma girişimiydi; Hun mitinin çizgi roman üzerinden yeniden doğuşu, Osmanlı adalet arzusunun popüler kahraman figürüyle bütünleşmesi, halkın ezeli düşman imgelerini kolayca tanıyıp kolayca yenebilmesi, tüm bunlar Yeşilçam’ın bir sinema endüstrisi olmaktan çok bir mit fabrikası gibi çalışmasının sonucuydu.”
Murat Şen’in bu analizi ne kadar önemli değil mi?
Şen, “Bu filmleri akademik çerçeveden değerlendirdiğimizde, kahramanın yolculuğu şemasının yerel karşılıklarını, etno-sembolik ulus teorisinin popüler kültürdeki izlerini ve hayali cemaat kavramının sinemadaki somutlaşmış hâlini görürüz. Bu filmler, teknik olarak ne kadar zayıf olursa olsun, bir toplumun kolektif hayal gücünü harekete geçiren en temel şeyi yapıyorlardı: Köklerini bugüne taşıyabilecek bir kahraman yaratıyorlardı.”
Gerekçesi ne olursa olsun, nerede gelirse gelsin Milli Köklerle buluşmayan bir toplumun kolayla devşirileceği çok açıktır.
İran İslam Cumhuriyeti 2 bin 500 yıl öncesine atıf yapıyor. Arap ülkelerinde Arap Milliyetçiliğinin kaldıraç olarak kullanıldığı ve eski kültürel kodların ısrarla canlandırılma çalışmaları bir gerçeği göstermektedir.
Yine BATI’nın at hırsızlarından kendisi için tarih üretme gayreti, her yenilgiye uğradığı ve kan döktüğü savaş ve çatışmalardan sanal kahraman üreten Hollywood’un ne yaptığını doğru anlamak durumundayız.