“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl bu hale geliyorlar” (Münâfikûn – 4)
Bu yazıda Münâfikûn Ssuresinin on bir ayetini topluca değerlendirmek istiyoruz: Münafıklar, inanç iddiasını dillerinde taşırken kalplerinde gizledikleri çelişkilerle müminlere karşı yakınlık değil mesafe üretirler. Dışarıdan bakıldığında “iman etmiş” gibi görünen bu kişiler, zorlandıklarında ya da menfaatleri tehlikeye girdiğinde, kardeşlerini eleştirmeyi, hatta, ‘ben zaten soslasitim, komünistim, liberalim, demokratım, batıcıyım, şucuyum, bucuyum’ diyerek inancından vazgeçmeyi seçer, verdikleri sözlere sadakat göstermezler.
Münafıkların en belirgin özelliği, söylem ve eylem arasındaki uçurumdur. “Allah’ın Peygamberiyle birlikteyiz” derken kalplerinde sorgulama ve direnç barındırırlar. Zor bir sınav geldiğinde sözlerinde durmayan bu kişiler, imanî sorumluluklarını rafa kaldırıp yalana ve ihanete başvurur.
Yeminleri kalkan olarak kullanmaları, takiye adı verilen pratikleriyle örtüşür. Dışa dönük bağlılık görüntüsü altında, zorlandıklarında yollarını çizer, arkasını dönerler. Bu tutum, özellikle içtimai kriz dönemlerinde kolayca kendini gösterir; inandıklarını söyleyip, ihtiyaç duyulduğunda kaçan, katkı sağlamak yerine sadece hak talep eden bir zümre ortaya çıkar. Türkiye’de yardım ve dayanışma çağrılarında çekimser kalan, vakıf ve dernekler aracılığıyla istismar fırsatı kollayan yapılar, bu çarpık ruh halinin güncel örnekleridir.
Ayette zikredilen kalplerin mühürlenmesi, ilahi mesajları anlama ve ruhani derinlikten mahrum kalma halidir. Münafıklar önce iman eder, sonra inkâr eder, böylece kalpleri katılaşır. Türkiye’de kimi cemaat liderlerinin ve tarikat yöneticilerinin mensuplarını sorgulamaya ve eleştirmeye kapalı tutması, farklı seslerin içeri alınmaması bu zihniyetin izdüşümüdür. Bazı Diyanet bürokratları ya da dışa dönük “sahih” portre çizen din adamları, eleştiriye kapalı yönetim anlayışıyla inananların kalplerindeki merakı ve sorgulama hakkını köreltirler.
Münafıkların gösterişli ve etkileyici hitabetlerine karşı Rabbimiz onları duvara dayanmış kütüklere benzetir; o derece değersiz olduklarını ifade buyurur. Çünkü onların kalıpları var ancak içlerindeki öz eksiktir. Sosyal medya paylaşımlarında, televizyon programlarında büyüleyici sunumlar yapan zatların, kapalı devre toplantılarında ötekileştirme ve korkutma yolunu seçtiği birçok vakıada karşımıza çıkar.
FETÖ örneğinde, başta “hizmet hareketi” iddiasıyla yola çıkan kadro, arkasında hiyerarşik bir baskı ve bilgi tekeli kurarak takipçilerini iradesiz kıldı; samimiyetini çalan, kapatılan kalplere hiç acımadı.
Gurur ve kibirle tevazu kapısını kapatmak, münafıklığın başka bir tuzağını oluşturur. Bu kişiler, menfaat ilişkisiyle övünür, “büyük” olduklarını göstermek için dini dili silah olarak kullanır. Gerçekte ise ne merhamet ne de umut taşırlar. Tarikat liderleri ya da cemaat yöneticileri arasında, siyasi partilere, vakıf ve derneklerde gördüğümüz, eleştirmeyi engelleyen, itiraz eden üyeleri dışlayan ve Allah’ın merhamet davetini geri çeviren tutum, ayetlerin ifadesiyle “büyüklük taslama” biçimidir.
Sonuç: Münafıklar uzakta değil, inanan insanların kalbinde ve cemaatlerin içinde barınabilir. Sözde dinî organizasyonlara, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi resmi kurumlara kadar sızabilir; samimiyeti sömüren, güvensizlik tohumları eken birer tehlike arz ederler. Bu tehlikeyi bertaraf etmek, söz ile eylem bütünlüğünü muhafaza etmek, kalbi canlı tutmak ve eleştirel şuurla hareket etmekle mümkündür. Böylece hem kişi olarak hem de içtimai düzeyde ihanet ve dolandırıcılığa karşı koyabilir, gerçek inancın gerektirdiği şeffaflık ve samimiyeti yeniden inşa edebiliriz.