-Nasıl aldanıyoruz?
Bu çağrının kalbine doğru ilerlediğimizde, sûrenin en yakıcı sorusuyla karşılaşırız: “Ey insan! Seni, ihsanı bol Rabbine karşı aldatan nedir?” Bu soru, modern çağın tam merkezine oturur; çünkü modern insanın aldanma biçimleri çoğalmış, incelmiş ve gündelik hayatın içine görünmezce karışmıştır. İnsan bazen konforu ölçü zanneder: “Hayatım iyi gidiyor; demek ki doğru yoldayım.” Oysa nimet, her zaman “onay” anlamına gelmez; çoğu kez imtihandır, sorumluluktur ve şükür ister. İnsan bazen ertelemeyi güvenlik zanneder: “Daha var; sonra düzeltirim.” Oysa insanın “sonra” dediği şeyin garantisi yoktur. İnsan bazen kalabalığın onayını hakikat zanneder: “Herkes böyle yaşıyor; normal olan bu.” Oysa çoğunluk, hakikatin ölçüsü değildir. İnsan bazen aklını putlaştırır: “Ben kendim hallederim.” Oysa akıl, büyük bir nimettir ama tek başına her şeyi kuşatan bir ilah değildir. Sûre, bu aldanmaların karşısına yaratılış delilini koyar: Seni yaratan, ölçüyle düzenleyen, seni dengeli kılan, seni dilediği biçimde bir araya getiren Rabbine karşı bu gafletin kaynağı nedir? Bu soru, insanın kendini “kendi kendinin sahibi” sanan modern kibir katmanını sarsar.
-Din Günü-Hesap Günü
Ardından sûre, insanın inkârının sadece teorik bir fikir olmadığını, ahlâkî bir sonuç ürettiğini gösterir ve “dini yalanlıyorsunuz” anlamında bir uyarıda bulunur. Buradaki “din” kelimesi, sadece bir inanç etiketi değil; hesap, karşılık, adalet ve sorumluluk gerçeğidir. Yani insan, “karşılık yok” dediğinde, davranışlarının ağırlığı hafifler, vicdanın sesi kısılır ve kötülüğün sıradanlaşması kolaylaşır. Tam bu noktada sûre, “değerli yazıcılar” ayetini devreye sokar: İnsanın yaptıkları kayıt altındadır ve insan sandığı gibi “iz bırakmadan” yaşamaz. Bu, psikolojik açıdan da sosyolojik açıdan da çok güçlü bir eğitimdir. Psikolojik olarak, insan “görülmediğinde” daha kolay savrulur; ama derin bir iman, “görülmeyi” sadece kameralarla değil, Allah’ın bilgisiyle düşünmeyi öğretir. Böylece insan, görünürde iyi olmak için değil, hakikatte iyi olmak için kendini toparlar. Sosyolojik olarak ise modern çağ zaten bir iz çağdır: dijital kayıtlar, loglar, ekran görüntüleri, kameralar, veri arşivleri… İnsan buna rağmen bir boşluk bulup kaybolacağını sanır. Sûrenin hatırlattığı gerçek ise şudur: İnsan, dünyada izini silebilse bile, hakikatte silinmeyen bir kayıt vardır. Bu ikaz, insanı paranoyaya sürüklemek için değil, insanı iç bütünlüğe çağırmak için vardır; çünkü insanın onuru, gizlide de doğru kalabilmesinde saklıdır.
-Kılık değiştiren ‘kötülük’…
Sûre daha sonra, iyilik ve kötülüğün akıbetini net bir biçimde önümüze koyar. “İyiler nimet içindedir, kötüler cehennemdedir” anlamı, modern dünyanın sıklıkla bulanıklaştırdığı ahlâkî çizgiyi yeniden belirginleştirir. Çağımızda bazen kötülük “başarı” kılığına girer, iyilik “saflık” gibi sunulur, haksız kazanç “uyanıklık” diye pazarlanır, kul hakkı “sistem böyle” diye normalleştirilir. İnfitâr Sûresi, bu psikolojik ve kültürel sis perdesini yırtar ve insanı şu kesinliğe davet eder: Son hüküm, anlık kazançların ve geçici güçlerin elinde değildir. Dünya hayatında sonuçlar tam görünmeyebilir; ama nihai adalet, insanın şaşırttığı yerden gelir. Bu, mazlum için teselli, zalim için uyarıdır; vicdanı diri tutan temel ilkedir.