Mutaffifîn Suresi, ölçü ve tartıdaki hile ile başlar; fakat aslında insanın bütün varoluşunu ölçen bir teraziden söz eder. Sûre, dünyadaki küçük hilelerin arkasında büyük bir inanç boşluğu bulunduğunu gösterir. Çünkü bir insan eğer gerçekten hesap vereceğine inanıyorsa, üç kuruşluk menfaat için teraziyi bozmaz. Demek ki mesele yalnız ticari ahlak değil, ahiret tasavvurudur.
Ahiretin varlığı meselesine gelince: İnsan mümkündür; yani varlığı zorunlu değildir. Bir zaman yoktu, sonra var oldu. Kâinat da böyledir. Varlığı kendinden değildir. Değişmektedir, bozulmaktadır, ölmektedir. Fani olan, kendi kendisinin sebebi olamaz. Eşya fiildir, fail değildir. Fiil varsa fail vardır. Kudretin izleri varsa kudret sahibi vardır. Hikmet varsa hikmet sahibi vardır. Kâinatın düzeni, ölçüsü, matematiği, biyolojik dengesi, bilinç üreten insanı, bütün bunlar tesadüfle açıklanamaz. Mümkün varlıkların varlığı zorunlu bir Varlığı gerektirir. Bu zorunlu varlık Allah’tır. İki kere ikinin dört etmesi ne kadar aklî bir zorunluluksa, mümkin varlığın Vacibü’l-Vücûd’a dayanması da o kadar zorunludur.
Fakat mesele burada bitmez. Eğer Allah hikmet sahibiyse, insanı başıboş bırakmaz. İnsana akıl vermiş, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti vermiştir. Adalet duygusu insanın fıtratına yerleştirilmiştir. Dünya hayatına baktığımızda ise mutlak adaletin gerçekleşmediğini görürüz. Zalimin çoğu zaman cezasız kaldığı, mazlumun hakkını tam alamadığı bir dünya düzeni vardır. Eğer ölüm her şeyin sonu olsaydı, adalet eksik kalırdı. Hikmet sahibi bir Allah’ın eksik adaletle işi olmaz. Bu durumda ahiret, yalnız bir inanç değil, ilahî adaletin zaruri bir tamamlayıcısıdır. Ahiret, Allah’ın hikmet ve adalet isimlerinin tecelli edeceği zorunlu bir alandır.
Mutaffifîn Suresi tam da bu noktadan konuşur. Ölçüde hile yapanlar, aslında ahireti ciddiye almayanlardır. “Onlar düşünmezler mi ki büyük bir günde diriltilecekler?” sorusu, suredeki temel sorudur. Burada problem zekâ eksikliği değil, gaflettir. İnsan bilmez olduğu için değil, düşünmediği için aldanır. Kalp kirlenince hakikati görmek zorlaşır. Günahların kalbi paslandırması, psikolojik bir hakikate işaret eder. İnsan yaptığı yanlışları meşrulaştırmak için zihninde savunma mekanizmaları kurar. Önce küçük bir hileyi normalleştirir, sonra onu sistem haline getirir. Zamanla vicdanın sesi azalır. Bu süreçte en büyük kayıp, ahiret bilincinin silikleşmesidir.
Modern toplum bu gafleti besleyen güçlü bir zemindir. İnsan sürekli meşgul edilir. Düşünmeye fırsat bırakılmadan yaşatılır. Kariyer, başarı, görünürlük, tüketim, hız; bütün bunlar insanın zihnini işgal eder. Sosyolojik olarak birey, üretim ve tüketim zincirinin bir parçası haline gelir. Psikolojik olarak ise değerini performans üzerinden tanımlar. Böyle bir ortamda dünya hayatı yüceltilir; fani olan, kalıcıymış gibi sunulur. Ahiret düşüncesi ise geri kalmışlık veya soyut bir teselli gibi gösterilir. Halbuki Kur’an dünya hayatını bir imtihan alanı olarak tanımlar. Dünya araçtır, amaç değildir.
Bu psikolojinin sonucu şudur: İnsan yaptıklarını kaydedilmiş olarak düşünmez. Oysa sure “Siccîn” ve “İlliyyûn” kavramlarıyla kayıt fikrini öne çıkarır. Ameller yazılmaktadır. Bu kayıt bilinci, insanın davranışını dönüştüren bir bilinçtir. Eğer insan her sözünün ve her fiilinin anlamlı ve sonuç doğurucu olduğunu bilirse, hayatını daha dikkatli yaşar. Modern çağın en büyük yanılgısı, hayatı sonuçsuz bir süreç gibi algılamasıdır. Eğlen, tüket, yaşa ve bitir. Oysa Kur’an’a göre hiçbir fiil boşlukta kaybolmaz.
Surenin ortasında “Onlar Rablerinden mahrum kalacaklardır” ifadesi geçer. Bu, cehennem azabından daha derin bir mahrumiyettir. Allah’ı görme, O’na yakın olma nimeti, varoluşun en büyük anlamıdır. İnsan ruhu sonsuzluk arzusuyla yaratılmıştır. Geçici olanla tatmin olmaz. Modern insanın huzursuzluğu da buradan gelir. Dünya nimetleri artmış ama kalp huzuru artmamıştır. Çünkü fıtrat sonsuz olanı ister, sınırlı olanla yetinemez.
Mutaffifîn Suresi’nin son kısmında dünya hayatında müminlerle alay edenlerin, ahirette durumlarının tersine döneceği bildirilir. Bu, sadece bir intikam tablosu değildir; ilahî adaletin tecellisidir. Dünya sahnesinde güç dengeleri geçicidir. Hakikat ise kalıcıdır. Çağdaş insan için bu mesaj çok önemlidir. Güçlü olanın haklı sayıldığı, görünürlüğün değer ölçüsü olduğu bir çağda Kur’an, ölçüyü yeniden kurar. Asıl ölçü, Allah’ın terazisidir.
Sonuç olarak ahiret inancı, soyut bir metafizik iddia değil; varlık, adalet ve anlam zorunluluğunun neticesidir. Allah’ın kudreti ve hikmeti ahireti gerekli kılar. İnsan gafletle bunu unutur. Toplum onu daha da unutturur. Fakat her insanın içinde ölüm gerçeğiyle yüzleştiği anlar vardır. O anlarda bütün kariyerler, unvanlar, alkışlar anlamını yitirir. İşte Mutaffifîn Suresi o anı hatırlatır. Ölçü yalnız pazarda değil, hayatta da vardır. Ve o büyük günde herkes âlemlerin Rabbinin huzurunda divan duracaktır. Dünya hayatı bir hazırlık, ahiret ise asıl yurttur. Cennet ve cehennem, bu hakikatin iki ebedî sonucudur. Bu sure çağdaş insana şunu söyler: Ölçünü düzelt, kalbini temizle, hayatını anlamlı yaşa; çünkü her şey kaydedilmektedir ve adalet mutlaka tecelli edecektir.
saygılar başarılar
güzel bir yazı teşekkürler