Bir şehir nasıl yorulur?
Sokakları yerinde dururken, binaları ayakta kalırken… nasıl olur da bir şehir tükenir? Aslında şehirler betonla değil, insanla yaşar. Ve insan yorulduğunda, şehir de yorulur.
Eskiden şehirlerde umut vardı. Gençler kalmak isterdi. Bir şeyler kurmak, üretmek, büyütmek isterdi. Bugün ise birçok şehirde aynı cümle dolaşıyor: “Burada bir gelecek yok…”
İşte yorgunluk tam burada başlar.
Bir şehir, gençlerini kaybetmeye başladığında yorulur. Çünkü göç sadece nüfusun azalması değildir; göç, hayalin taşınmasıdır. Enerjinin, üretme arzusunun ve geleceğe dair inancın başka yerlere akmasıdır. Geriye kalan ise çoğu zaman alışkanlıkla yaşayan ama artık heyecan duymayan bir kalabalıktır.
Bu tablo yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojiktir.
Bir şehirde sürekli “gidenler” konuşuluyorsa, kalanlar da zihnen gitmiştir aslında. İnsan sadece bulunduğu yerde yaşamaz; aynı zamanda inandığı yerde yaşar. Eğer bir şehir insanına “gelecek” hissi veremiyorsa, orada zaman akmaz… sadece geçer.
Ve bu, şehri yorar.
Bugün birçok Anadolu şehrinde gördüğümüz manzara tam da budur: Mekân var ama ruh eksik. Yollar var ama yön yok. Binalar yükseliyor ama hayaller küçülüyor.
Oysa bir şehri ayakta tutan sadece yatırımlar değildir. Bir şehir, insanına “burada kalmaya değer” duygusunu verdiği sürece yaşar. Bu yüzden mesele sadece ekonomi değil; aynı zamanda yön meselesidir.
Bir şehir, yüzünü nereye döndüğünü bilmiyorsa yorulur.
Yıllardır aynı istikamete bakıp farklı sonuç beklemek de bir tür tükenmişliktir. Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: “Biz gerçekten doğru yöne mi bakıyoruz?”
Çünkü bazen bir şehri ayağa kaldıracak olan şey yeni bir bina değil…
Yeni bir bakıştır.