Kıymetli okuyucular, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de değişik sorunlar her zaman olmuştur. Sorunsuz bir ülke olması değişimin gerçekleri ile de bağdaşmaz. Çünkü değişen ve gelişen bir süreçte mutlaka sorunlar ortaya çıkar. Önemli olan bu sorunlara nasıl bakıldığı, nasıl önlemler alındığı ve tüm uygulamaların zamanlamasının doğru yapılıp yapılmadığıdır. Değerlendirilmesi gereken çok sayıda başlık vardır. Ancak yazının kapsamı gereği sadece konu Eğitim ve Tüketim anlayışının toplum veya ülke açısından önemi vurgulanmaya çalışılmaktadır. Ayrıca, Dünya iktisadi dengesizliği de kısaca değerlendirilmektedir.
Eğitim ile başlayalım. Bilimsel kabul şu şekildedir. Öğrenme üç unsura bağlıdır. Bunlar; zekâ, yetenek ve motivasyondur (dürtü). Tüm devletler veya toplumlarda zekâ ve yetenek ortalaması eşittir. Ülkeler arasında eğitim ile kalkınma hızını veya kalkınmışlık farkını ortaya çıkaran motivasyondur. Motivasyon ile eğitim sisteminin çağın gereklerine uygunluğu, eğitime ayrılan kaynaklar, toplumun veya ailelerin eğitime açıklığı, eğitim sisteminde teknolojinin yeri, öğretmenlerin durumu gibi her konu ele alınmaktadır.
Dünya sistemini biraz incelediğinizde şunu görüyorsunuz; günümüzün gelişmiş ülkeleri eğitime daha çok kaynak ayırmakta, öğretmenlerin durumu (sosyo-ekonomik ve psikolojik durumları) daha iyi ve teknolojiyi kullanmaya ve icada daha açık bir yapı mevcuttur. Örneğin, ülkemizde Gayri Safi Yurtiçi Hasıladan (GSYH) eğitime ayrılan pay yaklaşık %5’tir. Bu oran OECD ortalamasının altındadır. Etkili olacağını düşündüğümüz eğitim modeli şudur: “Okuyan-Düşünen-Tartışan-Üreten İnsan Yetiştiren Eğitim”. Bu model etkinleştirilebilir ve teknolojik üretim yakalanabilirse ülkemizin kalkınması hızlanacaktır. Okumanın ve eğitimin önemini belki de en anlamlı özetleyen cümle “Okuyun, çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akar” diyen Ali Şeriati’ye aittir. Immanuel Kant ise; “Aydınlanma kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir” demektedir. Kısaca eğitimle okuyan ve aklını bilimsel araştırma ve uygulamalarda bağımsızca kullanabilen bir nesil yetiştirilmesi çok önemlidir.
Toplumları etkileyen ikinci konu, özellikle batı tarafından da tetiklenen tüketim toplumu oluşturulmasıdır. Bu yolla, sanayide ve üretimde önde olan gelişmiş ülkeler diğer ülkelerin kaynaklarının kendilerine akmasını sağlayabilmektedirler. Tüketici insan veya toplum olma durumu, literatürde Fransız Denis Diderot tarfından aktarılan “Kırmızı Sabahlık” mottosuyla sunulur. Buna göre, Kırmızı sabahlık alan biri, halılarını, mobilyalarını ve evdeki tüm eşyalarını bu sabahlığa uyumlu hale getirmeye çalışırken mutluluğunu ve servetini kaybeder. Anlatının son cümlesi şöyledir; “oysa kırmızı sabahlığım ile mutluymuşum”. Kısacası Diderot etkisi, yeni bir eşya edinildiğinde, bu eşyaya uyum sağlaması amacıyla sürekli daha fazla yeni eşya satın alma dürtüsüyle girilen tüketim sarmalıdır. Özellikle doğu toplumlarındaki ihtiyacı değil, gösterişi esas alan tüketim anlayışı ülke kaynaklarının yatırımlara aktarılmasını engellemekte ve kalkınmayı yavaşlatmaktadır.
Diderot etkisi günümüzde yabancı marka düşkünlüğü veya yabancı ürün hayranlığı olarak bilinen “Zenosentrizm” olarak da görülmektedir. Türk toplumunda ve birçok toplumda bu özellik vardır. Bu durumda, kaynakların ülke dışına çıkmasına neden olmaktadır.
Kişisel tükecilere biz iktisatçıların önerdiği “10 saniye kuralı” vardır. Buna göre, alışveriş yaparken elinize aldığınız bir ürün için 10 saniye şunu düşünün; bu ürün benim ihtiyacım mıdır yoksa isteğim midir?. Eğer isteğiniz ise yerine koymalısınız, ihtiyacınız ise o ürünü almalısınız. Böylece kişisel harcamalarınız rasyonelleşecek ve ülkedeki tasarruf düzeyi artacaktır.
Dünya ve İslâm coğrafyası açısından durum değerlendirmesi yaptığımızda hiç iç açıcı sonuçların olmadığı anlaşılmaktadır. Konuyu özetleyici veriler şöyledir:
Dünya kaynaklarının %50’sini dünyanın en zengin %1’i almaktadır. Dünyanın en zengin %20’si de dünya gelirinin yaklaşık %85’ini almaktadır. Yine, İslâm ülkeleri dünya petrolünün %60’ına, dünya doğalgaz kaynaklarının %50’sine, dünya nüfusunun %23’üne sahipken, dünya gelirinden sadece %7 pay almaktadır. Aslında durumu Necip Fazıl’ın “Destan” şiirindeki dizeleri özetlemektedir.
Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul,
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul,
Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa,
Yaşasın kefenimin kefili karaborsa.
Veriler dünya iktisadi düzeninin dengesizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Tüm anlatılanlardan kurtulmak için akıl ve bilim ile çıkılabileceği unutulmamalıdır. İbn-i Haldun da Doğunun akıldan uzaklaştığını vurgulamak için 1300’lü yıllarda “Batı vicdanı, Doğu aklı kaybetti” demiştir.
Çözümün ne olduğunu ise, Büyük lider Mustafa Kemal Atatürk’ün “Çalışmadan, yorulmadan, Öğrenmeden, rahat yaşama yollarını alışkanlık haline getirmiş milletler; önce onurlarını, sonra hürriyetlerini, daha sonra da geleceklerini kaybetmeye mahkumdurlar” sözü açıkça ortaya koymaktadır.