Eski Erzurum’da inşa edilmiş olan evler, genellikle küçük pencerelere sahipti. Bunun temel nedeni kış mevsiminin oldukça uzun ve şiddetli geçmesiydi. Soğuklardan korunmak için duvarlar oldukça kalın, pencereler ise dar ve küçük yapılırdı. Bu durum güneş ışığını alma ve havalandırma yönünden ciddi sorunları beraberinde getiriyordu. Pencerelerde cam yerine asırlar boyunca muşamba ve yağlı kâğıt gibi malzemelerin kullanılması da evlere yeterince ışığın girmesine mâni oluyordu.
Osmanlı döneminin geneline bakıldığında Erzurum evleri, yukarıda belirtilen genel duruma uygun olarak, küçük cephe pencereleri ve tavan (çatı/tepe) pencereleri ile aydınlatılmaktaydı. En yaygın uygulama tavan pencereleriydi. Nitekim 16. yüzyılın ortalarında Erzurum’a gelen Evliya Çelebi, Erzurum evlerinin “bâm ve dâmlarında birer müşemmâlı bacaları” olduğunu söyler.
Erzurum’a gelmiş olan yabancı seyyahların pek çoğu, evlerin pencereleri için “mazgal deliği” veya “gemi penceresi” gibi ifadeler kullanmışlardır.
Bu hususta çok sayıda kaynak vardır. Bunlardan biri, 1843 yılında Erzurum’a gelerek burada bir yıl kadar kalan İngiliz diplomat Robert Curzon’un seyahatnamesidir. Curzon, Erzurum evlerinin aydınlatma durumu hakkında şu önemli bilgiler vermektedir:
“Evimiz, diğerlerinin çoğu gibi, büyük bir sağlamlıkla, köşelerinde büyük bloklar olan kaba taştan inşa edilmişti; çatı düzdü ve yeşil çimenle kaplıydı. Pencereler lomboz (gemi penceresi) gibi küçüktü…
Salon ve ahır dışında tüm binanın çatısında bir bahçe vardı ve o kısım sadece iki kat yüksekliğindeydi. Mutfak (tandır evi) ve diğer odaların bir kısmı tavan penceresiyle aydınlatılıyordu…”
Kırlangıç Örtülü Tandır Evleri
Tavan pencerelerinin uygulandığı en önemli alan, tandır eviydi. Tandır evi, Erzurum evlerindeki en önemli ve en geniş mekândı. Burası, yemek-ekmek pişirme, dinlenme ve yatma gibi işlevlere hizmet eden ailenin ortak kullanım alanıydı. Evin kadınları gündelik işlerini burada yapmaktaydı. Bu açıdan tandır evi, evin haremlik bölümüydü.
Curzon’a göre tandır evinin çatısında yaklaşık yarım metrekare büyüklüğünde bir tavan penceresi vardı. Tavan, alçak bir kubbe şeklinde, ikişer ikişer karşılıklı kirişler döşenerek yapılmıştı (kırlangıç tavan). Bu tavan, odaların iç kısmında, aşağıya doğru genişlemekteydi. En tepede ise bahsedilen pencere vardı.
19. yüzyılın ikinci yarısında uzun bir süre Erzurum’da bulunan Amerikalı misyoner Parmelee, 1870’lerin sonunda, orta halli bir Erzurum evini ve içindeki tandır evini şöyle anlatır:
“Hadi birlikte orta halli bir Erzurum evini gezelim. Kapıdan girince kendimizi uzun, dar bir sokakta (avlu) buluyoruz, o kadar karanlık ki ilk başta hiçbir şey göremiyoruz. Çok geçmeden gözlerimiz karanlığa alışır ve nesneleri ayırt etmeye başlarız. Bir tarafta tavuklar için tasarlanmış gibi görünen direkler var. Diğer tarafta, ahıra açıldığını keşfettiğimiz bir kapı var… Ara sokaktan (avludan) geçerek toprak zemini ve bir tavan penceresi olan büyük bir daireye giriyoruz. Bir yanda seki denilen dört beş basamak yüksekliğinde bir galeri var ve burada oturmaya davet ediliyoruz. Böylece, basamakların dibinde ayakkabılarımızı çıkararak ve ayaklarımızı altımıza katlayarak minderlere çıkıp oturuyoruz. Yer karanlık. Burada, çatı penceresinden yolunu bulan ışık dışında hiçbir ışık yoktur. Ilıman havalarda bu tavan penceresi açık bırakılır, ancak kışın çatıdaki bu açıklığın üzerine genellikle yağlı kâğıtla kaplı bir çerçeve yerleştirilir; bu durumda seki o kadar karanlık olur ki, orada zar zor okunabilir.”
Parmelee gibi Erzurum evlerini ziyaret eden batılıların hemen hepsi, evlerdeki aydınlatmanın yetersizliğinden bahsetmişlerdir. Bazı yazarlar ise bu durumun özellikle kitap okuma veya iğne-iplik işi yapma durumlarında sıkıntıya neden olduğunu belirtmişlerdir.
Yukarda anlatılan ve asırlar boyunca uygulanan pencere sistemi ile günümüzde “Fransız Penceresi” denilen büyük pencereler arasında büyük bir tezat vardır.