İnsan…
Asırlardır aynı sorunun peşinde:
“Neden huzursuz olur?”
“Neden korkar?”
“Neden yalnızlaşır?”
Ve en önemlisi:
“İnsan gerçekten nedir?”
Bugün modern nöropsikoloji ve nöropsikiyatri, insan zihnini laboratuvarlarda, kliniklerde ve terapi odalarında anlamaya çalışıyor. Ancak bundan yüzyıllar önce Anadolu’da yaşayan gönül ehli alimler; insanın sadece zihinden değil, kalpten, ruhtan ve nefisten oluşan bir bütün olduğunu anlatıyordu.
Belki de bugünün en büyük problemi tam da burada düğümleniyor:
İnsan beynini öğrendik…
Ama insanın manasını kaybettik.
Freud’un İnsan Modeli: Çatışan Bir Zihin
19.Yüzyılda Sigmund Freud, insan davranışlarının altında bastırılmış arzuların ve bilinçaltı çatışmaların bulunduğunu söyledi.
Ona göre insan;
çocukluk travmaları,
bastırılmış dürtüler
ve iç çatışmalar arasında sıkışmış bir varlıktı.
Bu yaklaşım modern psikolojiyi derinden etkiledi.
İnsan artık sadece “ruh taşıyan bir varlık” değil;
analiz edilmesi gereken psikolojik bir yapıydı.
Freud’un açtığı kapı önemliydi.
Çünkü insanın görünmeyen tarafına dikkat çekti.
Ama Batı’nın yaklaşımı çoğu zaman insanı “anlamaktan” çok “çözmeye” yöneldi.
İnsan…
adeta biyolojik ve nöropsikolojik bir denklem gibi ele alınmaya başlandı.
Anadolu’nun Sessiz Ruh Hekimleri
Oysa bu topraklarda çok daha farklı bir insan anlayışı vardı.
15.Yüzyılda Gelibolu’da yaşayan Şeyh Ahmet Bican Hz.’leri, insanı yalnızca akıl ve beden üzerinden değil;
kalp, ruh, nefs
ve mana bütünlüğü içinde ele alıyordu.
Ona göre insanın asıl savaşı dışarıda değil, içerideydi.
Bugün “anksiyete”, “iç çatışma”, “psikosomatik hastalıklar” dediğimiz birçok durum;
tasavvuf geleneğinde asırlar önce “nefs mücadelesi”, “kalp sıkışması”, “ruhun bulanması” gibi kavramlarla anlatılmıştı.
Ahmet Bican’a göre insanın huzuru;
sadece düşüncelerini değiştirmekle değil,
kalbini düzeltmekle mümkündü.
Çünkü kalp bozulursa,
zihin de yoldan çıkıyordu.
Batı Analiz Etti, Doğu Terbiye Etti
Bugün modern terapi yöntemleri;
duyguları fark etmeyi,
travmaları konuşmayı,
davranış kalıplarını çözmeyi öğretiyor.
Bunların önemli tarafları elbette var.
Ancak Anadolu irfanı,
insanın sadece konuşarak değil,
olgunlaşarak değişeceğini söylemektedir.
Freud’un yaklaşımında insanın iç çatışması merkezdedir.
Tasavvuf geleneğinde ise mesele;
nefsi terbiye edip kalbi sükûnete ulaştırmaktır.
Birinde insan ruhu analiz eder.
Diğerinde kalbi tamir eder.
Belki de modern çağın en büyük yalnızlığı burada başladı:
İnsan sürekli kendini konuşuyor…
Ama kendinden daha büyük bir hakikate bağlanamıyor.
Orta Asya’dan Anadolu’ya Uzanan Büyük İrfan
Bugün çoğu insan, bilim tarihini yalnızca Batı üzerinden okuyor.
Oysa Buhara, Semerkant, Merv, Belh, Harezm gibi şehirlerde kurulan büyük medeniyet;
matematikten astronomiye,
tıptan mimariye kadar çağının çok ötesindeydi.
Biruni dünyanın çapını hesapladı.
Harizmi cebiri sistemleştirdi.
İbn Sina asırlarca okutulan tıp kitapları yazdı.
Cezeri mekanik sistemlerin temelini attı.
Uluğ Bey yıldız haritaları çıkardı.
Ama bu alimlerin ortak bir tarafı vardı:
Bilimi,
Allahü Teala’nın kainattaki düzenini anlamanın yolu olarak görüyorlardı.
Yani ilim ile hikmet birbirinden kopuk değildi.
İşte Ahmet Bican gibi Anadolu alimleri de bu büyük damarın devamıydı.
Bugünün Problemi: Bilgi Çok, Hikmet Az
Bugün insanlık çok şey biliyor.
Ama huzur giderek azalıyor.
Telefonlarımız akıllandı…
Ama zihinler yoruldu.
Modern insan;
bir tarafta terapi odalarında,
diğer tarafta “enerji”, “frekans”, “aura” gibi kavramların içinde huzur arıyor.
Oysa insan sadece kimyadan ibaret değildir.
Ama sadece “enerji” de değildir.
İnsan;
mana ile madde arasında kurulmuş hassas bir köprüdür.
Ve bu köprü,
sadece teknik bilgilerle ayakta kalmaz.
Kalbin de bir yön bulması gerekir.
Bugün mesele Batı’yı tamamen reddetmek değildir.
Modern psikiyatri ve nörobilim çok önemli bilgiler ortaya koymuştur.
Ama insanı sadece biyolojik bir sistem gibi görmek de yanlıştır.
Anadolu’nun kadim irfanı bize şunu hatırlatmaktadır:
Zeka ve akıl önemlidir…
Ama bunları yönetecek ahlak da gerekir.
Bilgi önemlidir…
Ama bilgiyi taşıyacak hikmet olmazsa insan huzur bulamaz.
Belki de modern dünyanın en büyük ihtiyacı;
yeniden kalbi hatırlamaktır.
Çünkü insan,
yalnızca düşünen bir varlık değil;
aynı zamanda hakikati ve manayı arayan bir varlıktır.