Çağı sorgularken ilim meselesi tam merkezde duruyor. Çünkü İslâmî
düşüncede ilim sadece bilgi birikimi değil, aynı zamanda bir
“yakınlaşma” vasıtasıdır. Bilmek, hakikate yaklaşmaktır. Hakikate
yaklaşmak ise nihayetinde Allah’a yaklaşmaktır. Bu yüzden yakîn
kavramı ilmin kemâline işaret eder. Kur’an’ın ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn
ve hakka’l-yakîn diye ayırdığı mertebeler, bilginin sadece zihinsel değil,
varoluşsal bir derinlik taşıdığını gösterir.
İlme’l-yakîn, haberle ve nazarla elde edilen bilgidir. İnsan araştırır,
düşünür, delil bulur ve bir sonuca varır. Modern bilim bu sahada
olağanüstü bir başarı göstermiştir. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi…
Maddeyi çözmüş, atomu parçalamış, galaksileri haritalamış, genleri
kodlamıştır. Bu anlamda insan eşyanın bilgisine hiç olmadığı kadar
yaklaşmıştır. Fakat burada bir kırılma yaşanmıştır: İlim nesnede kalmış,
müessire yürümemiştir. Eşyanın ilmi vardır ama o ilmin sahibi yoktur
denilmiştir. İşte uzaklık burada başlamıştır.
Çünkü ilme’l-yakîn, eşyayı bilmekle sınırlı kaldığında insanı hakka
götürmeyebilir. Bilgi artar fakat yakınlık artmaz. Ontoloji çözülür ama
ontolojik kaynağa yönelinmez. Bu durumda bilgi bir aydınlanma değil,
bir yoğunlaşma üretir. İnsan daha çok bilir ama daha çok yalnızlaşır.
Daha çok keşfeder ama daha çok merkezini kaybeder. Modern ilmin
pozitivist yorumu, bilginin metafizik boyutunu sistemli biçimde dışarıda
bırakarak ilmi hakikatten koparmıştır. Böylece ilim yakınlık üretmesi
gerekirken mesafe üretmiştir.
Ayne’l-yakîn, görmekle ilgili bir mertebedir. Sadece bilmek değil,
hakikati idrak etmektir. Modern insan gözle görüleni esas aldı ama bu
“görme” basirete dönüşmedi. Görünen âlem genişledi; fakat anlam ufku
daraldı. Galaksiler keşfedildi ama insanın kalbi küçüldü. Atom altı
parçacıklar bulundu ama varlığın niçin olduğu sorusu susturuldu. Oysa
Kur’an’ın işaret ettiği yakîn mertebeleri, bilginin kalbe sirayet etmesini
ister. Görmek, hayranlığa ve teslimiyete açılmadığında, ayne’l-yakîn
gerçekleşmez; sadece veri artışı olur.
Hakka’l-yakîn ise bilginin varoluşa dönüşmesidir. Bilmek, görmek ve
o hakikatle yaşamak. İnsan, öğrendiği şeyle biçimlenir. Eğer ilim hakka’l-
yakîne dönüşseydi, modern çağda bilimin gelişmesiyle birlikte insanın
tevazuu artar, şükrü çoğalır, hayret duygusu derinleşirdi. Çünkü ne kadar
çok bilirse, o kadar çok sınırlı olduğunu idrak ederdi. Fakat tam tersi
oldu: Bilgi güçle birleşti, güç hâkimiyet üretti, hâkimiyet de kibri besledi.
Burada asıl problem ilmin kendisi değil, ilmin ontolojik bağının
koparılmasıdır. İlim eşyanın ilmi olarak kaldı; eşyanın arkasındaki
hikmet ve kudretle irtibat kurulmadı. Böyle olunca ilim insanı Allah’a
yaklaştırmadı; aksine insanı kendi aklına yaklaştırdı. Kendi aklına
yaklaşan insan ise kendi merkezine kapanır. Bu kapanma bireyciliği
büyütür, kolektif değerleri zayıflatır, ahlâkı göreceli hâle getirir.
Bu uzaklık sadece metafizik bir sorun değil, sosyal bir sonuç
doğurdu. İnsan Allah’a yakınlığını kaybedince, insanî yakınlığı da
kaybetti. Aile zayıfladı, bağlar gevşedi, toplumsal güven azaldı. Yakîn
zayıfladıkça kaygı arttı. Çünkü ilmin verdiği güç, varoluşsal emniyet
üretmedi. İnsan doğayı kontrol edebildi ama ölüm gerçeğini kontrol
edemedi. Hastalıkları azalttı ama korkuyu azaltamadı. İletişimi artırdı
ama yalnızlığı bitiremedi.
Modern ilim ilme’l-yakîn düzeyinde devasa bir birikim üretti; fakat
ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerine yönelmediği için yakınlık
üretmedi. Oysa gerçek ilim, insanı varlığın hakikatine götürmelidir.
Eşyayı çözmek, onu yaratan hikmeti görmeye kapı aralamalıdır. İlmin
neticesi hayret, hayretin neticesi tevazu, tevazuun neticesi yakınlık
olmalıdır.
Çağın krizi tam da buradadır: Bilgi arttı, fakat yakîn artmadı. Yakîn
artmayınca yakınlık artmadı. Yakınlık artmayınca insanın iç istikrarı
zayıfladı. Bu yüzden modern toplum güçlüdür ama huzurlu değildir;
bilgili görünür ama anlam krizindedir.
Eğer ilim yeniden hakikatle irtibatlandırılsaydı, fizik ve kimya insanı
sadece maddeye değil, kudrete götürürdü. Ontoloji, metafiziğe kapı
aralardı. Bilim, insanı Tanrı’dan uzaklaştıran değil; O’na hayretle
yaklaştıran bir yol olurdu. İşte o zaman ilme’l-yakîn ayne’l-yakîne, ayne’l-
yakîn de hakka’l-yakîne dönüşebilirdi. Modern çağın en büyük meselesi
bilgi eksikliği değil; yakîn eksikliğidir.